tarihi yarımada’da bir şehir yürüyüşü denemesi

‘Mimarlık ve Psikoloji’ dersi için hazırlamam gereken dönem sonu ödeviyle ilgili bir şehir yürüyüşü gerçekleştirmem gerekmekteydi. İnsan ve coğrafyanın kesiştiği noktada ortaya çıkan psikocoğrafya kavramı ile ilgili olacak olan bu ödevde amacım şehri deneyimlemek ve bu deneyimi edebi bir şekilde ifade etmeye çalışmaktı. Dışarıdaki mekanın içimizdeki izini sürmek, yarının tasarımcı adayları olarak yeni perspektifler kazanmak ve kenti deneyimlemenin yeni yollarını bulmaya çalışmak öncelikli hedefti.

Yürüyüşte bana eşlik edecek olan yol arkadaşımla birlikte Doğuda Marmaray Sirkeci İstasyonu, kuzeyde Mısır Çarşısı, batıda İstanbul Üniversitesi ve güneyde Kapalı Çarşı’nın sınırlarından geçen fakat bu mekanları kapsamayan bir çember çiziyoruz. Amacımız daha çok bilinen turistik bölgelerden kaçarak tarihi bölgenin içerisindeyken dışında kalabilmek. Rastlantıları artırabilmek, önyargılardan kaçınabilmek için haritaya bakmadan, sadece sağ ve sol yönlerini içeren hayali bir rota belirliyoruz. Yürürken mevcut yapının el verdiği ölçüde bu rotayı takip etmeye çalışıyoruz. Saat 16:30’da  Emirler Hanı Sokak’tan başlayan yolculuğumuz bir buçuk saat sonra saat 18:00’da Ankara Caddesi’nde tamamlanıyor. Sürekli uyanık bir bilinçle kendi iç dünyanda olan biteni izleme çabası bizi epey yoruyor. Bir buçuk saatin böyle bir yürüyüş için yeterli olduğuna kanaat getiriyoruz. Yürüdüğümüz mesafeyse yaklaşık olarak iki buçuk kilometre.

 

Yürüyüş

 

Emirler Hanı Sokağı’ndan yürüyüşe başlıyoruz. Ankara Caddesi’nden uzaklaşırken trafiğin gürültüsü ardımızda kalıyor. İnsan sesi sokaklara hakim olmaya başlıyor. Arnavut kaldırımları üzerinde ilerlerken ilk hissedilen mekanın insana ait olmasının verdiği ferahlık. İlk göze çarpan karma mimari. Sağlı sollu eski ve yeni yapılar. Gün ikindi vaktini geçmiş. Vakit artık akşama daha yakın. Batmaya yüz tutan güneş tarihi binaların üstüne vuruyor. Mimar Kemalettin Caddesi’nin sonunda Hamidiye Türbesiyle karşılaşıyoruz. Yolların kesiştiği yerde türbe, yani ölüm. Ölüm hayatın tam ortasında. Modern dünya ölümün unutulmaya çalışıldığı, yokmuş gibi davranıldığı bir zaman dilimi. Mimaride de, planlamada da ölüme yer yok artık.  “Eğer ölümün her an ve her yerden gelebileceğini kabul edersem, bencilliğimden gelen şimdi ve burada ya ilişkin tembelliğim kaybolur.” Diyen Martin Heidegger ile “Ölümü yadsıyarak, ölümü gülünç ve çaresiz çabalarla ertelemeye çalışarak hayata körleşiyoruz… Ölümü yadsımak, yaşamı yadsımanın en güçlü göstergesi… Ölümün bilincinde olmayan insan yaşadığının bilincinde de değildir.” diyen Gündüz Vassaf’ı hatırlıyorum. Yolumun ortasına çıkan ölüm bana bunları düşündürtüyor. Yaşamı algılayıştaki değişimin boyutları hayret etmeme sebep oluyor.

O meydanda durup etrafı seyrediyorum. Bir, üç ya da beş katlı yapıların birlikteliği… Yenilere dayanmış eskiler, eskilerin gölgesine saklanan yeniler. Rotamız bize karşımızdaki dar sokağa girmemiz gerektiğini söylüyor. Sokağa adımımızı atar atmaz burnumuza gelen kokoreç kokusu; bu sokağın en belirgin vasfı… Etrafta gözün ilgisini çeken bir sürü detay. Yürüyoruz. Sokağa yayılan nostaljik bir müzik ve getirdiği hüzün… Köşeyi dönüyoruz ve bir anda:

“-Geldiniz mi?”

“-Nereye?”

“-Buraya, dönerimizi yiyin”

“-Ama biz yedik”

“-Meyve suyu için”

“-Bir daha ki sefere”

Neslihan Büfe’nin önündeymişiz. Büyük Postane Caddesi’ne girmişiz. Yolun ortasında bizimle bu diyaloğa giren garsonun teklifsizliği ve mekanı sahiplenişi dikkatimizi çekiyor. Yüzlerce yıldır hep oradaymış ve yüzlerce yıl daha orada kalacakmış gibi gülümsüyor. Tasarım yaparken tasarlanan mekanın gerçek kullanıcısı kimdir sorusu takılıyor zihnime ve bizim bunu ne kadar dikkate aldığımız. Bu bölgede yemenin yarattığı çekim gücü dikkatimizi çekiyor. Yan yana dizilmiş büfeler insan trafiği içerisinde ayrı bir kutup arz ediyor, bağımsız bir adacık hissi uyandırıyor. En temel insani ihtiyaçlarını gideren insanların çevrelerinden soyutlanışları, mekanın da bu sayede kopup, bağımsızlaşması…

Rotamızı takip etmeye çalışıyoruz. Yol kenarında sergilenen iç çamaşırlar… Sultan Hamam’ı Caddesinin ortasında duruyorum. Solumdaki ve sağımdaki  dükkanların tabelalarında, vitrinlerinde yazanları not ediyorum:

Sol Tarafta: Vakko Outlet-Madam Cocco       Sağ Tarafta: Ağaçlı İç Giyim-Köfte&Kanat

Karşımızda Çiçek Pasajı Caddesi. Sokağın kendisi sanki bir pasaj. Sağlı sollu küçük tezgahlar. İnsanlar sel gibi akıyor. Kestirme görüntüsüyle yayayı kendisine çekiyor. Fakat etrafı seyrederken daha fazla zaman geçiyor. Kulağa çarpan sesler:” Ne kadar eşofmanlar?” Yürümek zor, omuzlar çarpışıyor. “Boş kalsa da kucağım…” Şehrin dinamizmi insanın içini heyecan ve umutla dolduruyor. Topluluğun enerjisi içindekileri tedavi ediyor. Ben bu satırları yazarken hediyelik eşya satan amca ıslık çalıyor. Yol arkadaşımla aynı anda içimizden kolay gelsin demek geçiyor.

“-Kolay gelsin!”

“-Allah razı olsun”

Bir tezgahtan diğerine bağırıyor bir satıcı: “Metin, aşkın peşine düşme dedim.” Komşulardan yükselen kahkahalar. Etrafta mis gibi kahve kokusu. Mısır Çarşısıyla Hasırcılar Caddesinin kesiştiği noktada sıkışıp kalıyoruz. Bebek arabasını umarsızca iten adama sinirleniyorum. Sonra yine kahve kokusu. Kendime getiriyor beni. Yol boyunca kulağa çarpan diller: İngilizce, Kürtçe, Arapça, Farça, İspanyolca, Fransızca. Ve inanılmaz bir müzik çeşitliliği. Arabesk, jazz, pop. Türkçe ve yabancı.”Neeee alırsan beş lira” diye bağıran satıcının ritmine eşlik etmek geliyor içinden.

İçinde bulunduğumuz, sokaklarını adımladığımız mekanın en belirgin özelliği çeşitliliği, çok katmanlı yapısı. Üst üste binmiş tarihi, mimari farklılıkları, Türkiye’nin değişik illerinden gelmiş insanlarıyla ortaya çıkan harmoniyi çözümlemek çok zor. Kaldı ki bu kadar kısa bir gezintide şehrin engin anlamını yakalamak pek olası değil. Fakat en azından bu bölgenin çoklu anlamlarının hala gizemini koruduğunu fark etmiş bulunuyoruz. Şehri olduğu gibi kabul etmeye, hissetmeye ve deneyimlemeye çalışıyoruz biz de.

Uzun Çarşı Caddesi’nin yokuşunu tırmanıyoruz. Tepede yüz metre öteden devlet dairesiyim diye bağıran Mercan Vergi Müdürlüğü çıkıyor karşımıza. Tekdüze cephesi, sıkıcı rengi, soğuk pencereleriyle kaskatı duruyor.  Konumlanışı hiç te tesadüf değil gibi geliyor bize. Bulunduğu tepeden tarihi ticaret merkezini seyrediyor. Tarihin şahidi çınar ağaçlarının altından geçiyor, az ileride, solumuzda, dar bir sokağın sonundaki Çandarlı Zade Atik İbrahim Paşa Camisi’yle karşılaşıyoruz. Şirin bahçesi, kalabalıktan yorulanlara bir lahza nefeslenme imkanı tanıyor.

Yürüyüşümüz polis çevirmesiyle kesintiye uğruyor. Kimliklerimizi görmek isteyen polis “Elimiz yüzümüz düzgün neden bizi çevirdin ki diye aklınızdan geçirmiş olabilirsiniz. Şişme montunuz ve sırt çantanız, not almanız ve bana bakmanız şüphelenmemiz için yeterli” diyor. Malatyalı olduğunu söyleyen polis, nereli olduğumuzu soruyor, aradığı sorunun cevabı bunda gizliymiş gibi.

Kimliklerimizi alıp, Çakmakçılar Yokuşundan aşağıya süzülüyoruz. Sağlı sollu hanlar, tarihin en kuvvetli solunduğu mekanlar. Karanlık çökmeye, sokaklar ıssızlaşmaya ve tekinsizleşmeye başlıyor. Tarih insanla birlikte korunabiliyor. İçinde insan nefes alıp vermediğinde mekanlar da hayat bulamıyor.

Aşir Efendi Caddesine giriyoruz. Bu ıssız ve loş yolda tarihin hangi döneminde, hangi ülkede olduğunu anlamak zor. Az ileride tüm güzelliğiyle Hobyar Camisi selamlıyor bizi ve okunan akşam ezanı minaresinden şehrin sokaklarına yayılıyor. Başladığımız noktaya vardığımızda Sirkeci Garının ardından yükselen dolunay yürüyüşümüzün son sürprizi oluyor, gezintimiz güzellikle son buluyor.

 

 Safa DALLI

Bu yazı DünyaBizim’de yayınlanmıştır.

http://www.dunyabizim.com/safa/27720/tarihi-yarimadada-bir-sehir-yuruyusu-denemesi

İZİMİZ ŞEHİRDEN SİLİNİRKEN

Oturduğumuz evlerde, yürüdüğümüz sokaklarda, sohbet ettiğimiz mekanlarda bize ait olmayan bir şeyler var. Şehir her daim ayak sürüyor bize. Taleplerimize cevap vermiyor, özlemlerimizi yansıtmıyor, hassasiyetlerimizi ciddiye almıyor. Her şey zor, her şey çok çaba istiyor. Yaşam su gibi akmıyor.

Şehirler; insanların inançlarından, yaşayışlarından beslenir, etkilendikleri gibi etkiler, duyguda ve düşüncede derin izler bırakırlar.Kişilerin seçeneklerini şehrin imkanları belirler, günlük yaşamda alınan yüzlerce kararda en önemli etkendirler.

Yaşantımızın her veçhesini etkileyen, bizim tarafımızdan şekillendirilmediği apaçık ortada olan, içinde yaşadığımız modern şehirlerin temelleri Rönesans döneminde atılmıştır. Rönesansla birlikte yeni bir anlayış doğmuş, bu anlayışla birlikte kentler şekillenmiştir. Uygulamalar parçacı olsa da kent ilk kez bir bütün olarak ele alınmış, kentin geneline yayılan planlar geliştirilmiştir. Us çağı olarak adlandırılan bu dönemde rasyonel olan değer kazandığından kentlerin rasyonel bir plana sahip olması gerektiği düşüncesi belirmiş, bunun sonucunda ideal kent tanımları ortaya atılmıştır. Sforzinda’ nın yıldız kent tasarımları akla gelen ilk örnektir.

Rönesans insanına göre kent bir sanat eseridir. Sade, özenli, simetrik yapılar, heykellerle ve çeşmelerle süslenmiş yağlı boya tablosu gibi duran meydanlar bunun en güzel örnekleridir.

İdeal Şehir Resmi,Carnevale-15.yy
İdeal Şehir, Carnevale,15.yy

Orta çağın organik, düzensiz şehirleri yerine bilinçli bir plan yapıp estetik bir anlayışa ulaşma çabası yerleşmiştir. Ardından gelen Barok dönemle gelişimini sürdürmüş, modern zamanlarda son halini almıştır.

 

İslam şehirleriyse bambaşka bir mecrada akmış, kendi tarihsel gelişimini yaşamıştır. Müslümanların inançları yaşam alanlarını belirlemiş, yaşam alanları gündelik hayatı şekillendirmiştir. Şehirler için yer seçiminde arazinin şekli ve yüzeyiyle ilgili özelliklerden önce suya yakınlığına bakılmış, temiz bir çevre olmasına özen gösterilmiştir. Şehirler,cami ve pazar alanının etrafında gelişmiş, geriye kalan kentsel fonksiyonların nerede olacağı bu iki unsura göre belirlenmiştir.

İslam Şehir Planı

Merkezden, yani cami ve pazardan uzaklaştıkça sokaklar daralmaya, çıkmazların sayısı artmaya başlamaktadır. Labirenti andıran, dolambaçlı sokaklardan oluşan bu yapı müslümanların mahrem anlayışıyla yakından alakalıdır. Çıkmaz sokaklar bölge insanının yarı özel alanı olmakta, bu şekilde yabancılarla araya mesafe konmaktadır. Ayrıca bu çıkmaz ve dar sokaklar kadınların sosyalleştikleri, günlük rutinlerini gerçekleştirdikleri mekanlardır. Bu yapısı dolayısıyla şehirler üzüm salkımlarını andırmaktadır.

Cami ve Pazar, Marakeş
Cami ve Pazar, Marakeş

Müslümanlardaki yakın sosyal ilişkiler ve akrabalık bağları dolayısıyla bitişik nizam tercih edilmiş, şehirlerdeki evler birbirlerine yakın konumlanmıştır. Konut alanları bir bütün olduğundan zengin ve fakir mahalleleri gibi bir ayrım oluşmamış, aynı sokaklar hem zenginleri hem de yoksulları barındırmıştır. Bu sayede, yardım yapmak için şehrin kenar mahallelerinde yoksul aramak zorunda kalınmamış, herkes birbirinden haberdar, birbirinden sorumlu olarak yaşamıştır.

Yine mahremiyetle ilgili olarak evler avlulu, bahçe duvarlarıysa deve binicilerinin içeriyi göremeyecekleri yükseklikte yapılmıştır. Genellikle evlerin sokağa bakan cephelerinde pencere açılmamıştır. Aynı zamanda evlerin açık çatıları tabaklama atölyesi ve boyalama havuzu olarak kullanılmış, üretime katkı sağlanmıştır. Fes, Şam ve Mardin İslam şehir geleneğinin tüm karakteristik özelliklerini taşıyan güzel örneklerdir.

Şam
Şam

Bugün gelinen noktada Türkiye şehirleri kendi alt yapı sorunlarını çözemediği gibi bu sorunların üzerine bir de 21. yüzyılın problemleri eklenmiştir. Tüm dünyada olduğu gibi sermaye gözünü metropol kentlere dikmiş, kazancını arttırmanın derdine düşmüştür. Henri Lefebvre, üretimin artık beklenen karları sağlamadığı için şehirlerin yeni kazanç ve sermaye birikim araçlarına dönüştürüldüğünü, birer meta haline getirildiklerini söylemektedir. Bu sebeple şehir mekanı hem somut hem de soyut anlamıyla yeniden üretilmekte, kapitalizmin çıkarları doğrultusunda şekillendirilmektedir. David Harvey’in ifadesiyle, talebin yetersizliğinden ötürü şişen sermaye birikiminin emildiği yerler şehirlerdir. Kapitalizm bu sayede büyümesini sürdürebilmektedir.

Müslümanlar olarak şehir meselesi üzerine düşünmeye başlamalı, yakalandığımız kıskaçtan kurtulmanın yolları aranmalıdır. Kendisini çevresindeki her şeyden sorumlu bilen müminin, yaşadığı mekanın düşüncesini, yaşayışını ve tüm bir varoluşunu etkilediğinin farkına vararak şehri için mücadele etmesi gerekmektedir. Ancak bu şekilde Müslüman şehirler kendi kimliklerine kavuşabilir, Allah’ ın rızasına yol olabilirler.

Safa DALLI