YER AİDİYETİNİN İFADESİ: ŞAİRİN FİLİSTİNİ

İnsanın varoluş biçimi, özü ve özgünlüğü demek olan kimliğinin oluşmasında en önemli etkenlerden biri içinde doğup büyüdüğü yerdir. Kişiliği biçimlendiren yer ile insan aynı zamanda duygusal bir bağ kurmaktadır. Dinamik olan bu oluşum sürecinde kişi mekandan etkilenmekte, bu yere kendini ait hissetmeye başlamaktadır. Kendisini mekanda görmekte, mekandan beslenmekte ve kimliğini pekiştirmektedir.

İnsani bir ihtiyaç olan ait hissetme/bağ kurmanın bir boyutu mekan üzerinden tanımlanmakta/tamamlanmaktadır. İçerisinde yaşanılan süre uzadıkça ve yerin kimlikteki görünümü güçlendikçe kişi kendisini daha fazla mekana ait hissetmekte, ait hissettikçe sahiplenmektedir. Karşılıklı birbirini besleyen bu süreçte, belli bir eşik aşıldıktan sonra mekandan kopmak, kendisini ait olduğu yerden ayrı düşünmek imkansızlaşmaya başlamaktadır. Mekanın hafızayla olan yakın ilişkisinden dolayı, anlar, güzel zamanlar, acı tatlı hatıralar kimliğin oluştuğu yer üzerine kodlanmakta,  o yerde bulunmak aynı zamanda geçmişi yaşamaya imkan tanımaktadır. Mekanın ve zamanın birbirinden ayrı düşünülemez oluşu ve hafızanın da mekana tutunması yaşanmış olan çevrenin önemini bir kat daha artırmaktadır.

Mourid Barghouti için de Filistin, kimliğinin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Şair, Filistin’inden koparıldığında aradan otuz yıl geçmiş olsa da ait hissettiği yerin önemi kaybolmamakta, tüm bir ömrünü oraya dönebilmek için harcayabilmektedir.

 

 Mourid Barghouti

 

Barghouti, 1944 yılında Filistin, Ramallah’ta dünyaya gözlerini açar. 1960’ların ortasında İngiliz dili ve edebiyatı okumak üzere Kahire’ye gider. Üniversitenin son senesinde, evine dönme hayalleriyle son sınavlarına girerken 1967’de ‘altı gün’ ismiyle anılan savaş patlak verir. Savaş bittiğinde İsrail, Filistin topraklarını işgal etmiş, binlerce Filistinli’nin ülke dışına çıkmasına izin vermediği gibi, yine binlercesinin de ülkelerine girmelerine müsaade etmemiştir. Yaşlılar bu konuda daha şanslıyken Mourid gibi gençler uzun yıllar boyunca ülkelerine giriş yapamayacaklardır. Sürgün yılları başlamıştır…barghouti

Barghouti, öğretmenlik yapmak üzere Kuveyt’e gider. Öğretmenliği hiç sevmez. O işe muvakkaten girmiştir, durumlar kesinleşene kadar. Fakat 67’den beri yapıp-edegeldiği her şeyi durumlar kesinleşene kadar yapmış olmasına rağmen bugün bile hiçbir şey kesinleşmiş değildir. 1968’de Filistinli meşhur karikatürist Naji al-Ali ile tanışır. İlk şiirleri Kuveyt’te, Beyrut’ta ve Mısır’da yayınlanmaya başlanır.

1970 yılında Mısırlı romancı ve akademisyen, okul arkadaşı Radwa Ashour ile evlenir. Kendisi de bir şair olacak oğulları Tamim 1977’de Mısır’da dünyaya gelir. Aynı yılın sonbaharında Enver Sedat’ın İsrail ziyareti dönüşünde Mısır’dan da sınır dışı edilir. Ana oğul  Kahire’de kalır. Radwa Ain Shams Üniversitesin’de İngilizce profesörü olarak çalışırken Mourid Filistin Kurtuluş Örgütü(PLO)’nün temsilcisi olarak Budapeşte’de yaşar. Aile 17 yıl boyunca ayrı kalır. Barghouti’nin ardarda kitapları yayınlanır. Eserleri farklı dillere çevrilir. Dünya’nın çeşitli ülkelerinden ödüller alır. Bilinen, beğenilen bir şair haline gelir.

Oslo anlaşması üzerine Mourid Barghouti’nin doğup büyüdüğü topraklara, Filistin’e girmesine müsaade edilir. Şair tam 30 yıl sonra evine dönecektir. ‘Şairin Filistini’ bu dönüşün hikayesidir.

Barghouti bu seyehat esnasında yaşadıklarını kaleme alır. Ra’aytu Ram Allahadıyla 1997 yılında Kahire’de yayınlanır. İngilizceye, Edward Said’in ön sözüyle I Saw Ramallah diye tercüme edilir.  Said, kitabı “ Filistinli Mülteciler sorununun elimizdeki en güzel varoluşsal kayıtlarından birisidir” diye taktim eder. John Berger hakkında, ‘günün sonunda gerçek bir şair tarafından anlatılan bir başucu kitabı’ diye not düşer.

“Vatana geri dönüş ve vuslatın orta yerindeki bu kaybediş hikayesidir Barghouti’nin eserine gerçek ayrıcalığını veren… Şiirlerinde ve bu anlatısında dönüşüne eşlik eden şey onun duvarları yıkma, muhafızları atlatma, onun olan Filistinine bir yol bulma ve onu Ramallah’ta bulma arayışıdır. ”(Önsöz’den) Barghouti onun olanı Ramamllah’ta ararken biz de onun satırlarında, mekanın bir mültecinin gözünden daha açık seçik görülebileceği düşüncesiyle, yer kimliği ve yer aidiyeti gibi kavramların izini sürmeye çalışacağız.

 

Şairin Filistini

 

Balık

Balıkçının ağındayken bile

Hala

Taşır üstünde denizler kokusunu” (Barghouti,Şairin Filistini, 2004:148)

 

Kitap, Ürdün nehrinin üzerinde Kral Hüseyin köprüsünde başlar. Köprü; en derin çağrışımlarıyla kitaba açılış yapar. Şair tam otuz yıl sonra, Ürdünle Filistini bağlayan bu köprünün üzerinde, arkası Ürdüne, yüzü Filistin’e dönük bir şekilde yürümektedir. “Burada görüntüler bir hayata dağılmış sahnelerin titrek ışığıyla parıldıyor; buraya gelebilme uğruna sarf edilmiş bir hayat…Arkamda bütün dünya, önümde benim dünyam”(a.g.e. S:1) Halbuki köprünün iki yakası arasında topolojik bir fark yoktur.

köprü

Peki nedir onu bu kadar özel kılan? Bu satırlardan anlıyoruz ki yer ve yere ilişkin anlamlar şairin ben­lik kavramının bir parçası haline gelmiştir. Onun varlığı Filistin’de yoğrulmuştur. Aralarında kurulmuş olan bu özel bağ neticesinde kendisini mekanda görmeye, mekandan beslenmeye ve kimliğini pekiştirmeye başlamıştır. Bu mekandan uzak düşmek şair için kendine yabancılaşmaktır. Artık bir yabancı olmaktır.

 

“Filistinli için zeytinyağı yolcunun hediyesi, gelinin rahatı, sonbaharın ödülü, kilerin övüncü ve yüzyıllardır ailelerin zenginliğiydi. Kahire’deyken kilogramla zeytinyağı almayı reddettiğim için eve zeytinyağı sokmazdım. Biz yağımızı testilerle ölçerdik. Kola gibi küçük yeşil şişelere doldurulmuş yağ gülünç duruyordu. Fakat ne zaman ki eksikliği hissedilmeye ve Deyr Gassanah’a gidiş imkansızlaşmaya başladı, ilk ciddi küçük düşürülme hadisemi, markette elimi cebime atıp zeytinyağını kiloyla ilk satın alışımla tecrübe ettim. Sanki önce kendi kendimle ve sonra da Deyr Gassanah’ın artık uzak bir yer olduğu gerçeğiyle yüzleşmiş oldum”(a.g.e. S:59)

 

Ramallah’ın Deyr Gassanah bölgesinde zeytin ve zeytin ağacı her evdedir. Bu bölge Ramallah’a, Amman’a ve Körfez’e zeytin ve zeytinyağı satarak geçimini temin eder. Kendi zeytinlerini de kendi zeytinliklerinden getirir, yağını çıkarıp fıçılara doldururlar. Çevrelerini saran zeytin ağaçları şairin kimliğinin bir parçası olmuştur. Zeytin ağacının olmadığı yerde, zeytini parayla almak, onun için ait olduğu yerden uzak olmak, aşağılanmak, küçük düşürülmek demektir. Kimliğin tüm görünüşleri yerle ilgilidir. Eğer kimliklerini var eden, çevrelerini saran, kendilerini tanımladıkları, ait oldukları ortam olmazsa, kişiler kendilerini ifade edemez bir duruma gelebilirler.

Varieties

Yakın olmak hemhal olmaktır. Karşılıklı etkileşim içinde bulunmaktır. Mekânla olan deneyimde ve mekâna yönelik bağlılığın gelişiminde, aidiyet ve kendileme sürecine iştirak etmektir. Gündelik hayata katılmak, mekanın sunduğu gündelik hayat pratiklerine dahil olmak demektir. Tüm değişkenlerin getirdiği farklı ruhsal durumları tecrübe etmektir. Bir mekana ancak böyle yakınlaşılabilir, bir mekanda ancak böyle olunabilir.

“Ne zaman ki Filistin’in tozu-toprağında dolaşıp günlük işlerimize – o gelip-geçiçi, sıradan ve bıktırıcı işlerimize- koşuştururken silkeceğiz o tozu gömleğimizin yakasından ve sileceğiz pabucumuzdan ve ne zaman ki Filistin’in sıcak havasından ve orada uzun süre kalmanın sıkıcılığından şikayetlenip homurdanacağız, işte o zaman, gerçekten yaklaşmış olacağız ona.” (a.g.e. S:22-23)

Şair, eşi ve çocuğundan kopartılıp, Mısır’dan sınır dışı edildiğinde önce Bağdat’a, oradan Beyrut’a sonra Budapeşteye, ve en son Amman’a gider. Diasporanın şartları yüzünden yaşamak zorunda olduğu yerler ve onları da terk etmek zorunda oluşu yüzünden mekanlar manasını ve somutluğunu kaybetmeye başlamıştır.

“ Muayyen bir mekana tutunmak imkansızdı. Mekan sahibinin iradesiyle çarpıştığında kırılmaya maruz bırakılan hep benim irademdi. Bir mekanda yaşamıyorum ben. Ben zamanda yaşıyorum, ruhumun parçaları arasında, kendime ait bir duyarlılık içinde.(a.g.e. S:90)

Bir mekanda olmak, mekanla bağ kurmak insani bir ihtiyaçtır. Bunun gerçekleşememesi insanı mutsuz etmeye yeter. Artık ‘hep çizikler vardır’ neşelerde.

 

“Nedir ruhu renklerinden mahrum bırakan?

İsabet eden o şey neydi bedene, işgalcinin kurşunları

                                                                       dışında? (a.g.e. S:179)

 

Sürgündekilerin hikayesi burada bitmez. Arkadan gelenler vardır; çocuklar. Örneğin Nil’ de Mısırlı bir anneyle Filistinli bir babadan doğmuş, Ürdün pasaportunu taşıyan Mourid Barghouti’nin oğlu Tamim vardır. Tamim mülteci midir?

 

“Geçen sefer, kimse Ramallah’taki hakkımı tartışmıyordu. Şimdi oğlumun burayı görme hakkı için neler yapmam gerektiğini soruşturuyorum. Mülteciler ve yerinden edilmişler listesinden çıkartmalı mıyım onu –ne bir yerden göçtü, ne de iltica etti. Yaptığı tek şey vatan dışında doğmuş olmaktı. (a.g.e. S:13)

 

Madalyonun öteki tarafı var bir de: İsraillilerin işgal ettikleri topraklarda dünyaya gelen çocukları… Acaba bu çocuklar ebeveynleri gibi İsrailli mi yoksa Filistinli midir? Bir gün İsrail işgal ettiği topraklardan çekilecek olursa, Filistin’de doğanlar mülteci mi olacaktır? Bu çocuklar nasıl bir kimliğe sahiptir?

 

“Bitti. Uzun İşgal yılları İsrail’de doğmuş ve başka vatan bilmeyen İsrailliler üretti ve aynı zamanda Filistin’e yabancı Filistinliler; sürgünde doğmuş ve vatana dair hikayeler ve haberler dışında bir şey bilmeyen Filistinliler… Bu uzun işgal, Filistin’in çocukları olmaktan çıkarıp Filistin fikrinin çocukları kıldı bizi.”(a.g.e. S:63)

 

Filistin’i, varlığının parçası haline getirmiş bir şairden dinlemek, sokaklarında dolaşıp, zeytinliklerinde soluklanmak için, insani olanı farkettirerek en derinde hissettiren Şairin Filistini’ni şiddetle öneriyorum. Bu vesileyle baskısı bitmiş olan bu kitabın yeni baskılar yapmasını temenni ediyorum.

 

                                                                                                                                         A.Safa DALLI

tarihi yarımada’da bir şehir yürüyüşü denemesi

‘Mimarlık ve Psikoloji’ dersi için hazırlamam gereken dönem sonu ödeviyle ilgili bir şehir yürüyüşü gerçekleştirmem gerekmekteydi. İnsan ve coğrafyanın kesiştiği noktada ortaya çıkan psikocoğrafya kavramı ile ilgili olacak olan bu ödevde amacım şehri deneyimlemek ve bu deneyimi edebi bir şekilde ifade etmeye çalışmaktı. Dışarıdaki mekanın içimizdeki izini sürmek, yarının tasarımcı adayları olarak yeni perspektifler kazanmak ve kenti deneyimlemenin yeni yollarını bulmaya çalışmak öncelikli hedefti.

Yürüyüşte bana eşlik edecek olan yol arkadaşımla birlikte Doğuda Marmaray Sirkeci İstasyonu, kuzeyde Mısır Çarşısı, batıda İstanbul Üniversitesi ve güneyde Kapalı Çarşı’nın sınırlarından geçen fakat bu mekanları kapsamayan bir çember çiziyoruz. Amacımız daha çok bilinen turistik bölgelerden kaçarak tarihi bölgenin içerisindeyken dışında kalabilmek. Rastlantıları artırabilmek, önyargılardan kaçınabilmek için haritaya bakmadan, sadece sağ ve sol yönlerini içeren hayali bir rota belirliyoruz. Yürürken mevcut yapının el verdiği ölçüde bu rotayı takip etmeye çalışıyoruz. Saat 16:30’da  Emirler Hanı Sokak’tan başlayan yolculuğumuz bir buçuk saat sonra saat 18:00’da Ankara Caddesi’nde tamamlanıyor. Sürekli uyanık bir bilinçle kendi iç dünyanda olan biteni izleme çabası bizi epey yoruyor. Bir buçuk saatin böyle bir yürüyüş için yeterli olduğuna kanaat getiriyoruz. Yürüdüğümüz mesafeyse yaklaşık olarak iki buçuk kilometre.

 

Yürüyüş

 

Emirler Hanı Sokağı’ndan yürüyüşe başlıyoruz. Ankara Caddesi’nden uzaklaşırken trafiğin gürültüsü ardımızda kalıyor. İnsan sesi sokaklara hakim olmaya başlıyor. Arnavut kaldırımları üzerinde ilerlerken ilk hissedilen mekanın insana ait olmasının verdiği ferahlık. İlk göze çarpan karma mimari. Sağlı sollu eski ve yeni yapılar. Gün ikindi vaktini geçmiş. Vakit artık akşama daha yakın. Batmaya yüz tutan güneş tarihi binaların üstüne vuruyor. Mimar Kemalettin Caddesi’nin sonunda Hamidiye Türbesiyle karşılaşıyoruz. Yolların kesiştiği yerde türbe, yani ölüm. Ölüm hayatın tam ortasında. Modern dünya ölümün unutulmaya çalışıldığı, yokmuş gibi davranıldığı bir zaman dilimi. Mimaride de, planlamada da ölüme yer yok artık.  “Eğer ölümün her an ve her yerden gelebileceğini kabul edersem, bencilliğimden gelen şimdi ve burada ya ilişkin tembelliğim kaybolur.” Diyen Martin Heidegger ile “Ölümü yadsıyarak, ölümü gülünç ve çaresiz çabalarla ertelemeye çalışarak hayata körleşiyoruz… Ölümü yadsımak, yaşamı yadsımanın en güçlü göstergesi… Ölümün bilincinde olmayan insan yaşadığının bilincinde de değildir.” diyen Gündüz Vassaf’ı hatırlıyorum. Yolumun ortasına çıkan ölüm bana bunları düşündürtüyor. Yaşamı algılayıştaki değişimin boyutları hayret etmeme sebep oluyor.

O meydanda durup etrafı seyrediyorum. Bir, üç ya da beş katlı yapıların birlikteliği… Yenilere dayanmış eskiler, eskilerin gölgesine saklanan yeniler. Rotamız bize karşımızdaki dar sokağa girmemiz gerektiğini söylüyor. Sokağa adımımızı atar atmaz burnumuza gelen kokoreç kokusu; bu sokağın en belirgin vasfı… Etrafta gözün ilgisini çeken bir sürü detay. Yürüyoruz. Sokağa yayılan nostaljik bir müzik ve getirdiği hüzün… Köşeyi dönüyoruz ve bir anda:

“-Geldiniz mi?”

“-Nereye?”

“-Buraya, dönerimizi yiyin”

“-Ama biz yedik”

“-Meyve suyu için”

“-Bir daha ki sefere”

Neslihan Büfe’nin önündeymişiz. Büyük Postane Caddesi’ne girmişiz. Yolun ortasında bizimle bu diyaloğa giren garsonun teklifsizliği ve mekanı sahiplenişi dikkatimizi çekiyor. Yüzlerce yıldır hep oradaymış ve yüzlerce yıl daha orada kalacakmış gibi gülümsüyor. Tasarım yaparken tasarlanan mekanın gerçek kullanıcısı kimdir sorusu takılıyor zihnime ve bizim bunu ne kadar dikkate aldığımız. Bu bölgede yemenin yarattığı çekim gücü dikkatimizi çekiyor. Yan yana dizilmiş büfeler insan trafiği içerisinde ayrı bir kutup arz ediyor, bağımsız bir adacık hissi uyandırıyor. En temel insani ihtiyaçlarını gideren insanların çevrelerinden soyutlanışları, mekanın da bu sayede kopup, bağımsızlaşması…

Rotamızı takip etmeye çalışıyoruz. Yol kenarında sergilenen iç çamaşırlar… Sultan Hamam’ı Caddesinin ortasında duruyorum. Solumdaki ve sağımdaki  dükkanların tabelalarında, vitrinlerinde yazanları not ediyorum:

Sol Tarafta: Vakko Outlet-Madam Cocco       Sağ Tarafta: Ağaçlı İç Giyim-Köfte&Kanat

Karşımızda Çiçek Pasajı Caddesi. Sokağın kendisi sanki bir pasaj. Sağlı sollu küçük tezgahlar. İnsanlar sel gibi akıyor. Kestirme görüntüsüyle yayayı kendisine çekiyor. Fakat etrafı seyrederken daha fazla zaman geçiyor. Kulağa çarpan sesler:” Ne kadar eşofmanlar?” Yürümek zor, omuzlar çarpışıyor. “Boş kalsa da kucağım…” Şehrin dinamizmi insanın içini heyecan ve umutla dolduruyor. Topluluğun enerjisi içindekileri tedavi ediyor. Ben bu satırları yazarken hediyelik eşya satan amca ıslık çalıyor. Yol arkadaşımla aynı anda içimizden kolay gelsin demek geçiyor.

“-Kolay gelsin!”

“-Allah razı olsun”

Bir tezgahtan diğerine bağırıyor bir satıcı: “Metin, aşkın peşine düşme dedim.” Komşulardan yükselen kahkahalar. Etrafta mis gibi kahve kokusu. Mısır Çarşısıyla Hasırcılar Caddesinin kesiştiği noktada sıkışıp kalıyoruz. Bebek arabasını umarsızca iten adama sinirleniyorum. Sonra yine kahve kokusu. Kendime getiriyor beni. Yol boyunca kulağa çarpan diller: İngilizce, Kürtçe, Arapça, Farça, İspanyolca, Fransızca. Ve inanılmaz bir müzik çeşitliliği. Arabesk, jazz, pop. Türkçe ve yabancı.”Neeee alırsan beş lira” diye bağıran satıcının ritmine eşlik etmek geliyor içinden.

İçinde bulunduğumuz, sokaklarını adımladığımız mekanın en belirgin özelliği çeşitliliği, çok katmanlı yapısı. Üst üste binmiş tarihi, mimari farklılıkları, Türkiye’nin değişik illerinden gelmiş insanlarıyla ortaya çıkan harmoniyi çözümlemek çok zor. Kaldı ki bu kadar kısa bir gezintide şehrin engin anlamını yakalamak pek olası değil. Fakat en azından bu bölgenin çoklu anlamlarının hala gizemini koruduğunu fark etmiş bulunuyoruz. Şehri olduğu gibi kabul etmeye, hissetmeye ve deneyimlemeye çalışıyoruz biz de.

Uzun Çarşı Caddesi’nin yokuşunu tırmanıyoruz. Tepede yüz metre öteden devlet dairesiyim diye bağıran Mercan Vergi Müdürlüğü çıkıyor karşımıza. Tekdüze cephesi, sıkıcı rengi, soğuk pencereleriyle kaskatı duruyor.  Konumlanışı hiç te tesadüf değil gibi geliyor bize. Bulunduğu tepeden tarihi ticaret merkezini seyrediyor. Tarihin şahidi çınar ağaçlarının altından geçiyor, az ileride, solumuzda, dar bir sokağın sonundaki Çandarlı Zade Atik İbrahim Paşa Camisi’yle karşılaşıyoruz. Şirin bahçesi, kalabalıktan yorulanlara bir lahza nefeslenme imkanı tanıyor.

Yürüyüşümüz polis çevirmesiyle kesintiye uğruyor. Kimliklerimizi görmek isteyen polis “Elimiz yüzümüz düzgün neden bizi çevirdin ki diye aklınızdan geçirmiş olabilirsiniz. Şişme montunuz ve sırt çantanız, not almanız ve bana bakmanız şüphelenmemiz için yeterli” diyor. Malatyalı olduğunu söyleyen polis, nereli olduğumuzu soruyor, aradığı sorunun cevabı bunda gizliymiş gibi.

Kimliklerimizi alıp, Çakmakçılar Yokuşundan aşağıya süzülüyoruz. Sağlı sollu hanlar, tarihin en kuvvetli solunduğu mekanlar. Karanlık çökmeye, sokaklar ıssızlaşmaya ve tekinsizleşmeye başlıyor. Tarih insanla birlikte korunabiliyor. İçinde insan nefes alıp vermediğinde mekanlar da hayat bulamıyor.

Aşir Efendi Caddesine giriyoruz. Bu ıssız ve loş yolda tarihin hangi döneminde, hangi ülkede olduğunu anlamak zor. Az ileride tüm güzelliğiyle Hobyar Camisi selamlıyor bizi ve okunan akşam ezanı minaresinden şehrin sokaklarına yayılıyor. Başladığımız noktaya vardığımızda Sirkeci Garının ardından yükselen dolunay yürüyüşümüzün son sürprizi oluyor, gezintimiz güzellikle son buluyor.

 

 Safa DALLI

Bu yazı DünyaBizim’de yayınlanmıştır.

http://www.dunyabizim.com/safa/27720/tarihi-yarimadada-bir-sehir-yuruyusu-denemesi