YER AİDİYETİNİN İFADESİ: ŞAİRİN FİLİSTİNİ

İnsanın varoluş biçimi, özü ve özgünlüğü demek olan kimliğinin oluşmasında en önemli etkenlerden biri içinde doğup büyüdüğü yerdir. Kişiliği biçimlendiren yer ile insan aynı zamanda duygusal bir bağ kurmaktadır. Dinamik olan bu oluşum sürecinde kişi mekandan etkilenmekte, bu yere kendini ait hissetmeye başlamaktadır. Kendisini mekanda görmekte, mekandan beslenmekte ve kimliğini pekiştirmektedir.

İnsani bir ihtiyaç olan ait hissetme/bağ kurmanın bir boyutu mekan üzerinden tanımlanmakta/tamamlanmaktadır. İçerisinde yaşanılan süre uzadıkça ve yerin kimlikteki görünümü güçlendikçe kişi kendisini daha fazla mekana ait hissetmekte, ait hissettikçe sahiplenmektedir. Karşılıklı birbirini besleyen bu süreçte, belli bir eşik aşıldıktan sonra mekandan kopmak, kendisini ait olduğu yerden ayrı düşünmek imkansızlaşmaya başlamaktadır. Mekanın hafızayla olan yakın ilişkisinden dolayı, anlar, güzel zamanlar, acı tatlı hatıralar kimliğin oluştuğu yer üzerine kodlanmakta,  o yerde bulunmak aynı zamanda geçmişi yaşamaya imkan tanımaktadır. Mekanın ve zamanın birbirinden ayrı düşünülemez oluşu ve hafızanın da mekana tutunması yaşanmış olan çevrenin önemini bir kat daha artırmaktadır.

Mourid Barghouti için de Filistin, kimliğinin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Şair, Filistin’inden koparıldığında aradan otuz yıl geçmiş olsa da ait hissettiği yerin önemi kaybolmamakta, tüm bir ömrünü oraya dönebilmek için harcayabilmektedir.

 

 Mourid Barghouti

 

Barghouti, 1944 yılında Filistin, Ramallah’ta dünyaya gözlerini açar. 1960’ların ortasında İngiliz dili ve edebiyatı okumak üzere Kahire’ye gider. Üniversitenin son senesinde, evine dönme hayalleriyle son sınavlarına girerken 1967’de ‘altı gün’ ismiyle anılan savaş patlak verir. Savaş bittiğinde İsrail, Filistin topraklarını işgal etmiş, binlerce Filistinli’nin ülke dışına çıkmasına izin vermediği gibi, yine binlercesinin de ülkelerine girmelerine müsaade etmemiştir. Yaşlılar bu konuda daha şanslıyken Mourid gibi gençler uzun yıllar boyunca ülkelerine giriş yapamayacaklardır. Sürgün yılları başlamıştır…barghouti

Barghouti, öğretmenlik yapmak üzere Kuveyt’e gider. Öğretmenliği hiç sevmez. O işe muvakkaten girmiştir, durumlar kesinleşene kadar. Fakat 67’den beri yapıp-edegeldiği her şeyi durumlar kesinleşene kadar yapmış olmasına rağmen bugün bile hiçbir şey kesinleşmiş değildir. 1968’de Filistinli meşhur karikatürist Naji al-Ali ile tanışır. İlk şiirleri Kuveyt’te, Beyrut’ta ve Mısır’da yayınlanmaya başlanır.

1970 yılında Mısırlı romancı ve akademisyen, okul arkadaşı Radwa Ashour ile evlenir. Kendisi de bir şair olacak oğulları Tamim 1977’de Mısır’da dünyaya gelir. Aynı yılın sonbaharında Enver Sedat’ın İsrail ziyareti dönüşünde Mısır’dan da sınır dışı edilir. Ana oğul  Kahire’de kalır. Radwa Ain Shams Üniversitesin’de İngilizce profesörü olarak çalışırken Mourid Filistin Kurtuluş Örgütü(PLO)’nün temsilcisi olarak Budapeşte’de yaşar. Aile 17 yıl boyunca ayrı kalır. Barghouti’nin ardarda kitapları yayınlanır. Eserleri farklı dillere çevrilir. Dünya’nın çeşitli ülkelerinden ödüller alır. Bilinen, beğenilen bir şair haline gelir.

Oslo anlaşması üzerine Mourid Barghouti’nin doğup büyüdüğü topraklara, Filistin’e girmesine müsaade edilir. Şair tam 30 yıl sonra evine dönecektir. ‘Şairin Filistini’ bu dönüşün hikayesidir.

Barghouti bu seyehat esnasında yaşadıklarını kaleme alır. Ra’aytu Ram Allahadıyla 1997 yılında Kahire’de yayınlanır. İngilizceye, Edward Said’in ön sözüyle I Saw Ramallah diye tercüme edilir.  Said, kitabı “ Filistinli Mülteciler sorununun elimizdeki en güzel varoluşsal kayıtlarından birisidir” diye taktim eder. John Berger hakkında, ‘günün sonunda gerçek bir şair tarafından anlatılan bir başucu kitabı’ diye not düşer.

“Vatana geri dönüş ve vuslatın orta yerindeki bu kaybediş hikayesidir Barghouti’nin eserine gerçek ayrıcalığını veren… Şiirlerinde ve bu anlatısında dönüşüne eşlik eden şey onun duvarları yıkma, muhafızları atlatma, onun olan Filistinine bir yol bulma ve onu Ramallah’ta bulma arayışıdır. ”(Önsöz’den) Barghouti onun olanı Ramamllah’ta ararken biz de onun satırlarında, mekanın bir mültecinin gözünden daha açık seçik görülebileceği düşüncesiyle, yer kimliği ve yer aidiyeti gibi kavramların izini sürmeye çalışacağız.

 

Şairin Filistini

 

Balık

Balıkçının ağındayken bile

Hala

Taşır üstünde denizler kokusunu” (Barghouti,Şairin Filistini, 2004:148)

 

Kitap, Ürdün nehrinin üzerinde Kral Hüseyin köprüsünde başlar. Köprü; en derin çağrışımlarıyla kitaba açılış yapar. Şair tam otuz yıl sonra, Ürdünle Filistini bağlayan bu köprünün üzerinde, arkası Ürdüne, yüzü Filistin’e dönük bir şekilde yürümektedir. “Burada görüntüler bir hayata dağılmış sahnelerin titrek ışığıyla parıldıyor; buraya gelebilme uğruna sarf edilmiş bir hayat…Arkamda bütün dünya, önümde benim dünyam”(a.g.e. S:1) Halbuki köprünün iki yakası arasında topolojik bir fark yoktur.

köprü

Peki nedir onu bu kadar özel kılan? Bu satırlardan anlıyoruz ki yer ve yere ilişkin anlamlar şairin ben­lik kavramının bir parçası haline gelmiştir. Onun varlığı Filistin’de yoğrulmuştur. Aralarında kurulmuş olan bu özel bağ neticesinde kendisini mekanda görmeye, mekandan beslenmeye ve kimliğini pekiştirmeye başlamıştır. Bu mekandan uzak düşmek şair için kendine yabancılaşmaktır. Artık bir yabancı olmaktır.

 

“Filistinli için zeytinyağı yolcunun hediyesi, gelinin rahatı, sonbaharın ödülü, kilerin övüncü ve yüzyıllardır ailelerin zenginliğiydi. Kahire’deyken kilogramla zeytinyağı almayı reddettiğim için eve zeytinyağı sokmazdım. Biz yağımızı testilerle ölçerdik. Kola gibi küçük yeşil şişelere doldurulmuş yağ gülünç duruyordu. Fakat ne zaman ki eksikliği hissedilmeye ve Deyr Gassanah’a gidiş imkansızlaşmaya başladı, ilk ciddi küçük düşürülme hadisemi, markette elimi cebime atıp zeytinyağını kiloyla ilk satın alışımla tecrübe ettim. Sanki önce kendi kendimle ve sonra da Deyr Gassanah’ın artık uzak bir yer olduğu gerçeğiyle yüzleşmiş oldum”(a.g.e. S:59)

 

Ramallah’ın Deyr Gassanah bölgesinde zeytin ve zeytin ağacı her evdedir. Bu bölge Ramallah’a, Amman’a ve Körfez’e zeytin ve zeytinyağı satarak geçimini temin eder. Kendi zeytinlerini de kendi zeytinliklerinden getirir, yağını çıkarıp fıçılara doldururlar. Çevrelerini saran zeytin ağaçları şairin kimliğinin bir parçası olmuştur. Zeytin ağacının olmadığı yerde, zeytini parayla almak, onun için ait olduğu yerden uzak olmak, aşağılanmak, küçük düşürülmek demektir. Kimliğin tüm görünüşleri yerle ilgilidir. Eğer kimliklerini var eden, çevrelerini saran, kendilerini tanımladıkları, ait oldukları ortam olmazsa, kişiler kendilerini ifade edemez bir duruma gelebilirler.

Varieties

Yakın olmak hemhal olmaktır. Karşılıklı etkileşim içinde bulunmaktır. Mekânla olan deneyimde ve mekâna yönelik bağlılığın gelişiminde, aidiyet ve kendileme sürecine iştirak etmektir. Gündelik hayata katılmak, mekanın sunduğu gündelik hayat pratiklerine dahil olmak demektir. Tüm değişkenlerin getirdiği farklı ruhsal durumları tecrübe etmektir. Bir mekana ancak böyle yakınlaşılabilir, bir mekanda ancak böyle olunabilir.

“Ne zaman ki Filistin’in tozu-toprağında dolaşıp günlük işlerimize – o gelip-geçiçi, sıradan ve bıktırıcı işlerimize- koşuştururken silkeceğiz o tozu gömleğimizin yakasından ve sileceğiz pabucumuzdan ve ne zaman ki Filistin’in sıcak havasından ve orada uzun süre kalmanın sıkıcılığından şikayetlenip homurdanacağız, işte o zaman, gerçekten yaklaşmış olacağız ona.” (a.g.e. S:22-23)

Şair, eşi ve çocuğundan kopartılıp, Mısır’dan sınır dışı edildiğinde önce Bağdat’a, oradan Beyrut’a sonra Budapeşteye, ve en son Amman’a gider. Diasporanın şartları yüzünden yaşamak zorunda olduğu yerler ve onları da terk etmek zorunda oluşu yüzünden mekanlar manasını ve somutluğunu kaybetmeye başlamıştır.

“ Muayyen bir mekana tutunmak imkansızdı. Mekan sahibinin iradesiyle çarpıştığında kırılmaya maruz bırakılan hep benim irademdi. Bir mekanda yaşamıyorum ben. Ben zamanda yaşıyorum, ruhumun parçaları arasında, kendime ait bir duyarlılık içinde.(a.g.e. S:90)

Bir mekanda olmak, mekanla bağ kurmak insani bir ihtiyaçtır. Bunun gerçekleşememesi insanı mutsuz etmeye yeter. Artık ‘hep çizikler vardır’ neşelerde.

 

“Nedir ruhu renklerinden mahrum bırakan?

İsabet eden o şey neydi bedene, işgalcinin kurşunları

                                                                       dışında? (a.g.e. S:179)

 

Sürgündekilerin hikayesi burada bitmez. Arkadan gelenler vardır; çocuklar. Örneğin Nil’ de Mısırlı bir anneyle Filistinli bir babadan doğmuş, Ürdün pasaportunu taşıyan Mourid Barghouti’nin oğlu Tamim vardır. Tamim mülteci midir?

 

“Geçen sefer, kimse Ramallah’taki hakkımı tartışmıyordu. Şimdi oğlumun burayı görme hakkı için neler yapmam gerektiğini soruşturuyorum. Mülteciler ve yerinden edilmişler listesinden çıkartmalı mıyım onu –ne bir yerden göçtü, ne de iltica etti. Yaptığı tek şey vatan dışında doğmuş olmaktı. (a.g.e. S:13)

 

Madalyonun öteki tarafı var bir de: İsraillilerin işgal ettikleri topraklarda dünyaya gelen çocukları… Acaba bu çocuklar ebeveynleri gibi İsrailli mi yoksa Filistinli midir? Bir gün İsrail işgal ettiği topraklardan çekilecek olursa, Filistin’de doğanlar mülteci mi olacaktır? Bu çocuklar nasıl bir kimliğe sahiptir?

 

“Bitti. Uzun İşgal yılları İsrail’de doğmuş ve başka vatan bilmeyen İsrailliler üretti ve aynı zamanda Filistin’e yabancı Filistinliler; sürgünde doğmuş ve vatana dair hikayeler ve haberler dışında bir şey bilmeyen Filistinliler… Bu uzun işgal, Filistin’in çocukları olmaktan çıkarıp Filistin fikrinin çocukları kıldı bizi.”(a.g.e. S:63)

 

Filistin’i, varlığının parçası haline getirmiş bir şairden dinlemek, sokaklarında dolaşıp, zeytinliklerinde soluklanmak için, insani olanı farkettirerek en derinde hissettiren Şairin Filistini’ni şiddetle öneriyorum. Bu vesileyle baskısı bitmiş olan bu kitabın yeni baskılar yapmasını temenni ediyorum.

 

                                                                                                                                         A.Safa DALLI

tarihi yarımada’da bir şehir yürüyüşü denemesi

‘Mimarlık ve Psikoloji’ dersi için hazırlamam gereken dönem sonu ödeviyle ilgili bir şehir yürüyüşü gerçekleştirmem gerekmekteydi. İnsan ve coğrafyanın kesiştiği noktada ortaya çıkan psikocoğrafya kavramı ile ilgili olacak olan bu ödevde amacım şehri deneyimlemek ve bu deneyimi edebi bir şekilde ifade etmeye çalışmaktı. Dışarıdaki mekanın içimizdeki izini sürmek, yarının tasarımcı adayları olarak yeni perspektifler kazanmak ve kenti deneyimlemenin yeni yollarını bulmaya çalışmak öncelikli hedefti.

Yürüyüşte bana eşlik edecek olan yol arkadaşımla birlikte Doğuda Marmaray Sirkeci İstasyonu, kuzeyde Mısır Çarşısı, batıda İstanbul Üniversitesi ve güneyde Kapalı Çarşı’nın sınırlarından geçen fakat bu mekanları kapsamayan bir çember çiziyoruz. Amacımız daha çok bilinen turistik bölgelerden kaçarak tarihi bölgenin içerisindeyken dışında kalabilmek. Rastlantıları artırabilmek, önyargılardan kaçınabilmek için haritaya bakmadan, sadece sağ ve sol yönlerini içeren hayali bir rota belirliyoruz. Yürürken mevcut yapının el verdiği ölçüde bu rotayı takip etmeye çalışıyoruz. Saat 16:30’da  Emirler Hanı Sokak’tan başlayan yolculuğumuz bir buçuk saat sonra saat 18:00’da Ankara Caddesi’nde tamamlanıyor. Sürekli uyanık bir bilinçle kendi iç dünyanda olan biteni izleme çabası bizi epey yoruyor. Bir buçuk saatin böyle bir yürüyüş için yeterli olduğuna kanaat getiriyoruz. Yürüdüğümüz mesafeyse yaklaşık olarak iki buçuk kilometre.

 

Yürüyüş

 

Emirler Hanı Sokağı’ndan yürüyüşe başlıyoruz. Ankara Caddesi’nden uzaklaşırken trafiğin gürültüsü ardımızda kalıyor. İnsan sesi sokaklara hakim olmaya başlıyor. Arnavut kaldırımları üzerinde ilerlerken ilk hissedilen mekanın insana ait olmasının verdiği ferahlık. İlk göze çarpan karma mimari. Sağlı sollu eski ve yeni yapılar. Gün ikindi vaktini geçmiş. Vakit artık akşama daha yakın. Batmaya yüz tutan güneş tarihi binaların üstüne vuruyor. Mimar Kemalettin Caddesi’nin sonunda Hamidiye Türbesiyle karşılaşıyoruz. Yolların kesiştiği yerde türbe, yani ölüm. Ölüm hayatın tam ortasında. Modern dünya ölümün unutulmaya çalışıldığı, yokmuş gibi davranıldığı bir zaman dilimi. Mimaride de, planlamada da ölüme yer yok artık.  “Eğer ölümün her an ve her yerden gelebileceğini kabul edersem, bencilliğimden gelen şimdi ve burada ya ilişkin tembelliğim kaybolur.” Diyen Martin Heidegger ile “Ölümü yadsıyarak, ölümü gülünç ve çaresiz çabalarla ertelemeye çalışarak hayata körleşiyoruz… Ölümü yadsımak, yaşamı yadsımanın en güçlü göstergesi… Ölümün bilincinde olmayan insan yaşadığının bilincinde de değildir.” diyen Gündüz Vassaf’ı hatırlıyorum. Yolumun ortasına çıkan ölüm bana bunları düşündürtüyor. Yaşamı algılayıştaki değişimin boyutları hayret etmeme sebep oluyor.

O meydanda durup etrafı seyrediyorum. Bir, üç ya da beş katlı yapıların birlikteliği… Yenilere dayanmış eskiler, eskilerin gölgesine saklanan yeniler. Rotamız bize karşımızdaki dar sokağa girmemiz gerektiğini söylüyor. Sokağa adımımızı atar atmaz burnumuza gelen kokoreç kokusu; bu sokağın en belirgin vasfı… Etrafta gözün ilgisini çeken bir sürü detay. Yürüyoruz. Sokağa yayılan nostaljik bir müzik ve getirdiği hüzün… Köşeyi dönüyoruz ve bir anda:

“-Geldiniz mi?”

“-Nereye?”

“-Buraya, dönerimizi yiyin”

“-Ama biz yedik”

“-Meyve suyu için”

“-Bir daha ki sefere”

Neslihan Büfe’nin önündeymişiz. Büyük Postane Caddesi’ne girmişiz. Yolun ortasında bizimle bu diyaloğa giren garsonun teklifsizliği ve mekanı sahiplenişi dikkatimizi çekiyor. Yüzlerce yıldır hep oradaymış ve yüzlerce yıl daha orada kalacakmış gibi gülümsüyor. Tasarım yaparken tasarlanan mekanın gerçek kullanıcısı kimdir sorusu takılıyor zihnime ve bizim bunu ne kadar dikkate aldığımız. Bu bölgede yemenin yarattığı çekim gücü dikkatimizi çekiyor. Yan yana dizilmiş büfeler insan trafiği içerisinde ayrı bir kutup arz ediyor, bağımsız bir adacık hissi uyandırıyor. En temel insani ihtiyaçlarını gideren insanların çevrelerinden soyutlanışları, mekanın da bu sayede kopup, bağımsızlaşması…

Rotamızı takip etmeye çalışıyoruz. Yol kenarında sergilenen iç çamaşırlar… Sultan Hamam’ı Caddesinin ortasında duruyorum. Solumdaki ve sağımdaki  dükkanların tabelalarında, vitrinlerinde yazanları not ediyorum:

Sol Tarafta: Vakko Outlet-Madam Cocco       Sağ Tarafta: Ağaçlı İç Giyim-Köfte&Kanat

Karşımızda Çiçek Pasajı Caddesi. Sokağın kendisi sanki bir pasaj. Sağlı sollu küçük tezgahlar. İnsanlar sel gibi akıyor. Kestirme görüntüsüyle yayayı kendisine çekiyor. Fakat etrafı seyrederken daha fazla zaman geçiyor. Kulağa çarpan sesler:” Ne kadar eşofmanlar?” Yürümek zor, omuzlar çarpışıyor. “Boş kalsa da kucağım…” Şehrin dinamizmi insanın içini heyecan ve umutla dolduruyor. Topluluğun enerjisi içindekileri tedavi ediyor. Ben bu satırları yazarken hediyelik eşya satan amca ıslık çalıyor. Yol arkadaşımla aynı anda içimizden kolay gelsin demek geçiyor.

“-Kolay gelsin!”

“-Allah razı olsun”

Bir tezgahtan diğerine bağırıyor bir satıcı: “Metin, aşkın peşine düşme dedim.” Komşulardan yükselen kahkahalar. Etrafta mis gibi kahve kokusu. Mısır Çarşısıyla Hasırcılar Caddesinin kesiştiği noktada sıkışıp kalıyoruz. Bebek arabasını umarsızca iten adama sinirleniyorum. Sonra yine kahve kokusu. Kendime getiriyor beni. Yol boyunca kulağa çarpan diller: İngilizce, Kürtçe, Arapça, Farça, İspanyolca, Fransızca. Ve inanılmaz bir müzik çeşitliliği. Arabesk, jazz, pop. Türkçe ve yabancı.”Neeee alırsan beş lira” diye bağıran satıcının ritmine eşlik etmek geliyor içinden.

İçinde bulunduğumuz, sokaklarını adımladığımız mekanın en belirgin özelliği çeşitliliği, çok katmanlı yapısı. Üst üste binmiş tarihi, mimari farklılıkları, Türkiye’nin değişik illerinden gelmiş insanlarıyla ortaya çıkan harmoniyi çözümlemek çok zor. Kaldı ki bu kadar kısa bir gezintide şehrin engin anlamını yakalamak pek olası değil. Fakat en azından bu bölgenin çoklu anlamlarının hala gizemini koruduğunu fark etmiş bulunuyoruz. Şehri olduğu gibi kabul etmeye, hissetmeye ve deneyimlemeye çalışıyoruz biz de.

Uzun Çarşı Caddesi’nin yokuşunu tırmanıyoruz. Tepede yüz metre öteden devlet dairesiyim diye bağıran Mercan Vergi Müdürlüğü çıkıyor karşımıza. Tekdüze cephesi, sıkıcı rengi, soğuk pencereleriyle kaskatı duruyor.  Konumlanışı hiç te tesadüf değil gibi geliyor bize. Bulunduğu tepeden tarihi ticaret merkezini seyrediyor. Tarihin şahidi çınar ağaçlarının altından geçiyor, az ileride, solumuzda, dar bir sokağın sonundaki Çandarlı Zade Atik İbrahim Paşa Camisi’yle karşılaşıyoruz. Şirin bahçesi, kalabalıktan yorulanlara bir lahza nefeslenme imkanı tanıyor.

Yürüyüşümüz polis çevirmesiyle kesintiye uğruyor. Kimliklerimizi görmek isteyen polis “Elimiz yüzümüz düzgün neden bizi çevirdin ki diye aklınızdan geçirmiş olabilirsiniz. Şişme montunuz ve sırt çantanız, not almanız ve bana bakmanız şüphelenmemiz için yeterli” diyor. Malatyalı olduğunu söyleyen polis, nereli olduğumuzu soruyor, aradığı sorunun cevabı bunda gizliymiş gibi.

Kimliklerimizi alıp, Çakmakçılar Yokuşundan aşağıya süzülüyoruz. Sağlı sollu hanlar, tarihin en kuvvetli solunduğu mekanlar. Karanlık çökmeye, sokaklar ıssızlaşmaya ve tekinsizleşmeye başlıyor. Tarih insanla birlikte korunabiliyor. İçinde insan nefes alıp vermediğinde mekanlar da hayat bulamıyor.

Aşir Efendi Caddesine giriyoruz. Bu ıssız ve loş yolda tarihin hangi döneminde, hangi ülkede olduğunu anlamak zor. Az ileride tüm güzelliğiyle Hobyar Camisi selamlıyor bizi ve okunan akşam ezanı minaresinden şehrin sokaklarına yayılıyor. Başladığımız noktaya vardığımızda Sirkeci Garının ardından yükselen dolunay yürüyüşümüzün son sürprizi oluyor, gezintimiz güzellikle son buluyor.

 

 Safa DALLI

Bu yazı DünyaBizim’de yayınlanmıştır.

http://www.dunyabizim.com/safa/27720/tarihi-yarimadada-bir-sehir-yuruyusu-denemesi

an

Hatırlamak somut bir eylem. Hafıza sese, kokuya, mekana tutunuyor. Beklemediğin bir anda hücum ediyor kalbine ve zihnine duygu ve düşünceler. Kaybolup gidiyorsun kendi içinde eski zamanlarda. Hem geçip giden güzel günlere, tatlı heyecanlara hüzünleniyor, hem de zamanın geçip gidişine, faniliğe kederleniyorsun. Sırf zamanın durdurulamaz akışı, hiçbir anın geri gelmeyecek olması bile hüzne boğuyor insanı. Ne yaşanmış olursa olsun geçmiş sanki hep güzel. Belki de hükmedilemeyen hayata anılarda şekil verebilmektir güzel olan ya da tortusundan ayrılan zamanların parıltısıdır gözü alan…

Bir sosyal medya platformunda tanıdığım kişileri eklerken bir sürü arkadaş çıktı karşıma eski zamanlardan, farklı mekanlardan. Hepsinin üzerinde taşıdığı anılar, yaşanmışlıklar… Her biri ayrı bir anın temsilcisi, kimi lise yıllarından kimi üniversite tiyatrosundan. Allak bullak ettiler beni, karmakarışık oldu iç dünyam, bozuldu dengem. Kocaman bir yaşanmışlık boca edildi üzerime. Hangi birinin hesabını vereceğime, hangi birini tahlil edeceğime şaşırdım. Daldım kendi derinliklerime, boy verdim kendi tarihimde. Kimler gelip kimler geçmiş, bir ben kalmışım yine kendime. Bir ben bir de o Ben’in sahibi Rabbim. Büyüyoruz birlikte. Ben ne kadar yol katetmişse Ben’deki Rab de o kadar büyümüş içimde. Tekâmüle atılan her adım aslında Rabbe. Rab her gün biraz daha mutlak, biraz daha aşkın, biraz daha içkin Ben’de.

Biz modern zamanlarda yetim çocuklarız; şefkatli ellerden tutup, gözlerimizi huzurla kapatma lüksümüz yok. Her şeyi el yordamıyla tanımaya, yolumuzu bulmaya çalışıyoruz. Ben ve Rabbin ilişkisinde yol gösterecek kılavuzlarımız yok. Kendimizin acemisi, kendimize yabancı, kendimizden uzağız. İşte bu yüzden nasıl ifade edilir bilemiyorum hissettiklerim, sezinlediklerim. Sanki nereye varacağımı biliyor, varacağım yerdeki Ben’i ve Rabbi tanıyorum. Fakat o an gelmeden şimdiden yakalayamıyor, o hale bürünemiyorum. Beklemek zorunda olduğumu, yürümek zorunda olduğumu, yaşamak zorunda olduğumu biliyorum. Tüm bunlar yaşanırken Ben ve Rabbi uzaktan izliyorum. Rabse bir kere daha her şeyin üzerinde, olan bitenin şahidi…

Nesnelere sinen anlam kaybolmaz demişti bir yazar. O nesneler kırılsa, bükülse, yırtılsa bile… Bense en kuvvetli anlam taşıyıcılarının insanlar olduğunu düşünüyorum. Bir lise arkadaşının muzip bir bakışında atılmış tüm kahkahalarını duyabiliyor pekâlâ insan. Bir diğerinin tonlamasında okumak için gidilen şehrin sokakları gözünde canlanabilir mesela. Dostlar dostlarının benliklerinin ayak izlerini taşırlar. Dost dostun sohbetinde kendinin sağlamasını yapabilir, kendini aslında dostunda bulabilir.

Bir ömür sürecek dostluklara ihtiyaç var.

Kendini kendisinde görebileceğin dostlara…


safa dallı

dört dakika yirmi dokuz saniye

Hayır! Tam tersine, günceli göğüslemem anlamına geliyor. Teslimiyet var tabii ama güncele değil Allah’a. Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi olarak, kötülüğe karşı var gücünle savaşmakla yükümlüsün. Ama haddini de bilmek zorundasın, nihayet bir sıkımlık canı olan bir ölümlüsün, öyle değil mi?

Var gücün ile diyorsun. Var gücün ölçüsü ne, Güloya?

Onu insanın kendi bilecek, Zelenski. Neyi esirgediğini, neyi yapabilecekken yapmadığını, ihmal ettiğini, sakındığını, nekes davrandığını da sen kendin bileceksin. Bir sen bileceksin bir de Allah.”

“Aydınlanma değil, merhamet!”, Alev Alatlı

Hem nereye gidiyorsun? Farklı mıydı ki evvelde, farklı olsun ahirde? Yol bu! Yolculuk bu! Sen yürümekle mükellefsin, itiraz etsen de yürüyeceksin, kabul etsen de. Ve yol seni terbiye edecek. Yürüdükçe anlayacaksın. Yürüdükçe güçleneceksin. Yoldaşların dökülürken birer birer, sen de düşeceksin, ama varsa azmin, varsa nasibin kalkacaksın tekrar. Uzatacaksın ellerini semaya. Gökyüzünü dolduracaksın ciğerlerine, denizler göz yaşın olup akacak. Sen Allah’ın yeryüzündeki halifesi, aldırmayacaksın şartlara, bileceksin ki “kurgu, olabilirlikleri gözetmek zorundadır, gerçeğinse öyle bir zorunluluğu yoktur”. Hayret edeceksin, olmayacakları olduran rabbine şükredeceksin. Savaşacaksın. Yalanla, riyayla, gösterişle, kibirle, zulümle… Haddini de bileceksin. La galibe illallah diyeceksin. Gözünü daldan budaktan sakınmayacaksın ama kurban da olmayacaksın. Yaşayacaksın. Varlığını duyumsayacaksın. İnsan olmanın sırrına vakıf olmaya çalışacaksın. Hakikati arayacaksın. Gerçekten, ama gerçekten dünyanı ahiretle değiştirmeye razı olacaksın. O zaman yaptığın alışverişin sana hayır getireceğini umabilirsin. Hem inan, inan ki dünyayı vermek aslında dünyayı almaktır, bu dünyada kendini bulmaktır.

 


Safa DALLI

Kent Sosyolojisine Mütevazı Bir Giriş: ‘Kenti Dinlemek’

“İster merkezi ister yerel olsun, kamusal müdahalelerin sosyolojik arka planı genellikle zayıf kalmakta; mekansal müdahaleler daha ziyade binaların, yolların iyileştirilmesi şeklinde anlaşılmakta, bunların toplumsal maliyeti üzerinde yeterince hassasiyetle durulmamaktadır.” Çeşitli üniversitelerde şehir sosyolojisi dersleri de veren sosyolog Alev Erkilet, ‘Kenti Dinlemek’ kitabında, gereken özenin gösterilmediğinden yakındığı şehrin sosyolojik arka planına eğilerek, kültürel miras, kentsel ayrışma ve yoksulluğa dair meseleleri Müslüman’ca bir bakışla ele alıyor. Kent sosyolojisindeki güncel tartışmalar ve İstanbul’la ilgili çeşitli dergi, kitap ve dijital mecralarda yazmış olduğu metinlerin bir araya getirilmesiyle oluşan bu kitap kent meselesine ilgi duyanlar için iyi bir başlangıç!

Akademisyen Alev Erkilet Hoca,  her yazının sonuna eklediği kaynakçaları ve okuma önerileriyle okuyucuya yön gösterip, düşünme serüvenine destek veriyor. “Canlı şehirler… kendilerini yenileyecek tohumları ve dışlarında kalan sorunları çözüp ihtiyaçları karşılamalarını sağlayacak kadar enerjiyi bünyelerinde barındırırlar” diyen Jane Jacobs, ya da “bugün tüm mekan, alım satım ve mekanın tarafları arasındaki mübadele üzerinden ürün olarak üretime girmektedir” diyen Henri Lefebvre gibi isimlerden yaptığı alıntılarla okuyucusunu kent düşüncesi alanının önde gelen isimleriyle tanıştırıyor.

Kitabı ayrıcalıklı kılan bir diğer husussa İstanbul’da yapılan saha araştırmaları. 2006-2012 yılları arasında Alev Erkilet’in de görev yaptığı İstanbul Büyükşehir Belediyesi kuruluşu BİMTAŞ’ta Tarihi Yarımada Koruma Amaçlı Kentsel Tasarım Projesi çerçevesinde gerçekleştirilen nitel araştırmasının somut verileri kitapta kullanılarak odak grup toplantıları ve derinlemesine mülakatlara yer veriliyor. Kitabı okurken örneğin bir Sulukuleli’nin  Sulukule’yi anlattığı şu satırlara rastlanabiliyor:

“Ama çoğu insana beş çeker oranın insanlığı… Bir yangın olsun, ölüm olsun, herkesten önce, itfaiyeden dahi önce… Kimse, birisinin evinde yokken kendisi yemez bir tabak yemeği, paylaşır. Bir aile gibiyiz. Çocuğa bakar, yardıma koşarız.

…Şurada, biz bakkalımızdan 250 kuruşluk şeker, 250 kuruşluk çay, 500 kuruşluk peynir, bir tek sigara, bir tane çocuk bezi borçla alabiliyoruz. Ben çocuğuma 100 kuruş verip git… amcandan tost yaptır dediğim zaman… bakıyor 100 kuruşa tost olur mu? Bir bakıyor kimin oğlu,…’nün oğlu, gel bakalım diyor… Dün sabah ben uykudan kalktım, cebimde 5 YTL para var… Öğlen bu ev ne yiyecek? Akşamüzeri ne yiyecek? Gittim arkadaşıma… Dedi ya, niye üzülüyorsun, al şu 20 lirayı eve bırak gel.”

Süleymaniye’deki bekar odalarından, Gedikpaşa’daki ayakkabı imalatçılarına, tarihi hanlar bölgesindeki hanlardan, hamallara kadar uzanan geniş bir yelpazede İstanbul’a dair düşüncelerini paylaşan, yapılan yanlışlara karşı uyarıp çözüm önerileri sunan yazar, teorik tartışmaları Tarihi Yarımada üzerinden anlamaya ve anlamlandırmaya çalışır. Her eleştiri gerekçesiyle birlikte sunulur. Örneğin kapalı sitelere karşı mahalleler şu satırlarla savunulur: “Mahalleler, genellikle isteğe bağlı ya da zorunlu göç dalgalarıyla kente gelen yoksullar için aileden de güçlü bir tutamak, çalışmak için kente gelmiş, ailelerini “memlekette” bırakmış bekarlar için sığınacakları bir sıcak alan, gelir düzeyi yüksek insanlar için de yoksullarla paylaşma anlamında toplumsal sorumluluklarını yerine getirebilecekleri fırsatlar barındıran mekanlardır.”

Kitabın sonunda, yazılmış metinleri tamamlayıcı nitelikte, yazarın düşünce dünyasıyla birlikte gönül dünyasını da açığa çıkaran üç güzel röportaj mevcut. Ve ardından İslam Şehri’nin tasvir edildiği ‘Saadet Yurdu’. Alev Erkilet, İslam Şehri’nin ilkelerini tanımlar, sahip olması gereken ölçülerden bahseder bu bölümde. Güçlü anlatımıyla okuyucuyu saadet yurdunun sokaklarında dolaştırır. Bir hayal mi, yaşanmış ya da yaşanılabilecek bir gerçeklik mi kararsız kalır okuyucu. İçi yanarak, özlemle tanıklık eder Saadet Yurdu’nun gündelik yaşantısına. Şehrin, inançtan bağımsız olamayacağının, yaşantının mekanı etkilediği gibi etkilendiğinin farkına varır. İslam şehrinin Müslüman’ca bir hayat tarzına sahip olunmadan gerçekleştirilebilmesinin imkansızlığı ortaya konur. Şehirlerimiz ve şehirlerimizde yaşanan hayat üzerine yeniden düşünmeye davet edilir.

Saadet Yurdu’nun sahibi insanlardır. Ölçekler insani ve Rabbanidir. Emeğin karşılığı olmayan kazanca tenezzül edilmez bu yurtta. Kadın, erkek, yaşlı, genç tüm sakinleri faaldir. Rızkın Allah’tan geldiğine iman edilir. Herkese özgürlüğünü ver, sen de onlarla birlikte çalış, biriktirip istifleme, diğerleriyle arana uçurum sokma, komşun açken tok yatma, sadece zekatla yetinme sıla-i rahim de yap diyen bir peygamberin izinden gidilir. Peygamberin dostlarına kulak verilir. Mesela evlerinizi birbiriyle yarıştırmayın, evleriniz üzerinden caka satıp büyüklenmeyin diyen Ömer’in sözü dinlenir.

İnsanların çalışmasına da, dinlenmesine de, kendilerini okumayla ve ibadetle zenginleştirip geliştirmesine de ihtiyaç gözüyle bakılır. İslam geleneğinin kuş evlerine verdiği önem bilinir. Her kasap dükkanının önünde bekleyen yaşlı köpeklerin kemikleri verilir çünkü yaşlanmışa bakmak sünnetin temel direklerindendir.

Saadet Yurdun’da bir şeyi atmaktansa tamir etmeye öncelik verilir. Ev yaparken doğanın sunduğu malzemeler tercih edilir. Balıkçıların yanaştığı küçük limanın marina yapılmak istenmesine karşı çıkılır. Çünkü sahillere erişim hakkı tüm insanlığındır. Liman denizin fırtınalarını göğüslemek için sığınmak isteyen herkese açıktır. Bu yurtta, insanların  toprakları, evleri, suları, göğü ve denizi hatta manzaraları sahiplenip  başkalarını bu güzelliklerden ve nimetlerden mahrum bırakması olacak şey değildir…

Bitirirken, son söz niyetine, ‘Kenti Dinlemek’ kitabının ardındaki düşünceyi ele verdiğini düşündüğüm paragrafı amin diyerek alıntılıyorum:

“Kapitalist dünya-sisteme eklemlenmenin tarihin kaçınılmaz gidişinin değil, iradi seçimlerimizin sonucu olduğunu görebildiğimiz gün, kökünü kendi inançlarımızdan alan, insanı, doğayı, mekanı metalaştırmayan yeni kent ütopyalarının geliştirilmesine bizim de katkımız olacaktır. Ve eminim, bu özgün düşünceler ortaya çıktıkça, Harvey de dahil pek çok kent düşünürü bu fikirlere ilgiyle kulak kabartacaktır.”

Safa DALLI

*Bu yazı DünyaBizim’de yayınlanmıştır:

http://www.dunyabizim.com/kitap/26870/kent-sosyolojisine-mutevazi-bir-giris-alev-erkiletten-kenti-dinlemek

Abdurrahman Arslan’la röportaj

Bilgi öngörmekse eğer, 90’lı yıllarda yazdıklarıyla bugünleri haber veren Abdurrahman Arslan’a kulak vermeli Müslümanlar. Bir akşamüzeri, Fatih Camisi’nin gölgesinde, tahta iskemlelerde kendi kafa karışıklıklarımı, açmazlarımı sordum Abdurrahman Hoca’ya. Belki sadra şifa verir diye paylaşıyorum cevapları sizlerle de.

 

Hocam, birçok yerde batının bilgi, teknoloji ve kurumlarına sahip olmak ve bunları batıya/moderniteye karşı kullanmak arzu ve çabasının bu yolu kullananların asimilasyonuna sebep olduğunu ve kendi dinlerinin temel ilkeleriyle çatışmaya sevk ettiğini söylemekte, tevhidi olanı inşa etmek için araçların önemi üzerine tekrar düşünmeye davet etmektesiniz.

Bu araçlar modern dünyadaki Müslümanları nasıl asimile etmekte ve dinlerinin temel ilkeleriyle çatışmaya sevk etmektedir?

Çok zor bir soru. Böyle bir sohbet havasında konuşulabilecek konu da değil. Onu da size söylemem lazım. Belki her felsefi soruya bir felsefi cevap verilerek yeniden açılımını gerektiren bir soru bu.

Çok alakası olmayacak ama şuradan başlayalım;

Batıyı parçalayan milliyetçilik oldu. Parçalanır parçalanmaz da batı kendi iç dünyasında savaşa başladı. Bunu her zaman söylüyorum. Modernlik bir yönüyle de bir ümmetin parçalanma serüvenidir. Eğer Müslümanlar bunu görmezlikten gelirlerse -ki bu konuyu iyi anlamamış oldukları anlamına gelir- o zaman bundan çıkartacağımız sonuçları iyi anlayamayız. Aydınlanma sadece insanların dinden uzaklaşması, akıl üzerinden her şeyin değerlendirilmesi değildir. Aynı zamanda da din temelinde birleşmiş, aşağı yukarı bin dört yüz yıl boyunca beraber yaşamış olan Hristiyan ümmetinin parçalanması neticesinde ortaya çıkan o parçalı durumu akıl temelinde yeniden birleştirmektir. O yüzden aydınlanma projesi aslında Avrupa’nın birleştirilme projesidir. Şimdi birleşmeseler bile Avrupa her zaman birleşmek gibi bir ideal taşımıştır ve taşıyacaktır. Bizim aynen bir ümmet olarak birleşme ideali taşıdığımız gibi.

Milliyetçilik batı dışı toplumlarda batı karşıtı bir imkân olarak kullanılmıştır. Toplumlar, başlangıçta milliyetçiliği anlamamışlardır. Çünkü dini gelenekler açısından baktığımızda onların dünyasında bunun bir karşılığı yoktu. Sadece Müslümanlarda değil Hindularda da,Taocularda da… Karşılığı neydi bizim dünyamızda; Müslümanlar, Müslüman olmayanlar,Hristiyanlar, Budistler…

Milliyetçilik, ne zaman ki batı dışı toplumlar tarafından batı karşıtı bir imkân, bir araç olarak kullanıldı, onu kullananları o milliyetçi duygular milliyetçileştirdi sahiden. Ve aynı zamanda onun antiemperyalizm için kullanılacak bir araç olmadığı da öğrenildi. Kendilerini parçalamaya başladı, Uzakdoğu’da, Güney Amerika’da, her yerde. Başlangıçta bize batı karşıtlığı gibi bir imkân verirken bir süre sonra baktık ki bu milliyetçi tasarım içerisinde biz birçok şeyimizi götürüp batılılara teslim etmişiz. Yani batılılar gibi kendimizi inşa etmişiz. Bu da modernliğin istediği bir şeydi.

Bu mesele Müslümanlarla ilgili değil sadece. Modernlik dediğimiz durum batıda ortaya çıktı ama batı dışı tüm toplumlar bunun neticeleriyle yüzleştiler, isteyerek ya da istemeyerek. Batılılar teknolojileriyle ürettikleri yeni silahlar ve yeni ordularla batı dışı toplumların hudutlarına dayandıklarında ve onları tehdit ettiklerinde bu toplumlar çar naçar onların ellerindeki teknolojik imkânlara sahip olarak kendilerini korumak istediler.

Hiçbir zaman Müslümanlarda, Hindularda, Taocularda, Şintoistlerde dâhil, batılılar gibi olmak için bu teknolojileri ya da bu imkânları ithal etmediler. Hiçbir zaman amaçları batılılar gibi olmak değildi. Tersine batılı emperyalistler karşısında kendileri olarak kalmak için bu araçları edinmeye çalıştılar. Kendileri olarak kalmak üzere bu araçları edinmeye başladıkları andan itibaren de kendileri olmaktan çıkmaya başladılar. Ben buna kader diyorum. Bunu bir imtihan süreci olarak düşünüyorum. Allah şimdi bizi böyle imtihan ediyor. Böyle bir durumda, bütünüyle bu gerçekliğe yüzümüzü kapattığımızda onların bizi köle etme durumunun sürekliliğine biz de katkıda bulunacağız.

Hayatın kendisini bu teknoloji düzenlediğinde artık bu bizim akidemizle çatışmaya başlıyor. Amacımız batının silah gücü karşısında kendimizi korumaksa o zaman onu bizi koruyacak sınırlı bir alan içinde tutabiliriz diye düşünüyorum. Hayatı teknolojize etmeden. Bu bir kaderse alalım fakat hayatımızın bütün yönlerine nüfuz etmemesi için çaba sarf edelim.

Bizim ilkokuldan itibaren gördüğümüz eğitim bu teknolojiyi yaratacak bir eğitimdir. Bu eğitimin insanları Müslüman yapmak, ahlaklı yapmak,  iyi bir kul yapmak gibi bir amacı yoktur. Dindar öğretmenle bu bilgiyi çocuklarımıza aşılamak istiyoruz.Müslümanlar olarak yanlış düşünüyoruz. Bu dünyanın en aptalca şeyidir. Bilginin kendisini sorgulamalıyız biz. Çünkü bu bilgi zihnimize girdiğinde -bugün de görüyorsunuz- erkeği erkek kadını kadın olmaktan çıkartıyor. Bu bilgi kendisiyle beraber bir bilinç ve hayat tarzı inşa ediyor. Siz artık bu bilginin bir bakıma kendi tasarımı içinde düşündüğü hayatı kendi hayatınız gibi yaşıyorsunuz. Ve hayatınızı onun üzerinden kuruyor, eylemlerinizi onun üzerinden var ediyorsunuz. Niyetleriniz onun üzerinden oluşmaya başlıyor. Kuran onun üzerinden yorumlanıyor. Onun için son iki yüz yıldır yapılmış kuran mealleri hangi çapta olursa olsun hepsi sakattır. Çünkü modernliğin idealleri tarafından belirlenmiş bir tefsir unsuru geliştirilmiştir. Bundan kurtulmamız gerekir.  Biz Kuranı, Allah’ın muradına uygun olmaktan çok bugünün hayatının ihtiyaçlarını karşılamak üzere anlıyoruz.

 

Modern dünyayı aşmak için modern dünyayla karşılaşma neticesinde oluşturulan İslamcılığın hedefinin aslında Laiklikle aynı olduğunu, sadece birinin yoluna devan ederken yanına dini aldığını iddia etmektesiniz.

İslamcılık terk mi edilmelidir?

 Hayır.

Benim burada söylemek istediğim şuydu; İslamcılık restore edilmeli, kendisi üzerinde düşünme cesaretini göstermelidir. Yüz yıllık tecrübemiz üzerinde yeniden düşünmeliyiz. İslamcılık bitti diyorlar. Bitmedi. Çünkü İslamcılığı var eden şartlar ortadan kalkmadı, devam ediyor fakat dönüştü. Biz bu işten vazgeçemeyiz. İslamcılık; Müslümanların nefsi müdafaasıdır. Bu sıradan bir iş değildir.

 

Çıkış yolu olarak gösterdiğiniz; yaşayışı entelektüel olandan üstün tutan, Peygamberin bize yaşayarak örnek olduğu yalın ve fakir hayat nedir?

Bu fakirlikten Müslümanlar rahatsız oluyorlar. Çünkü Müslümanların ideali zengin olmaktır. Bütün zihin tasarımlarında bu var.

Fakirlik görece bir şeydir ama aynı zamanda da bir kıstas getirir. Biz elbette ki peygamber gibi olamayız. Fakat o daima bizim merkezimizde olmak zorundadır ki hepimiz hizaya gelelim. Dikkat edin, onun hayatını örnekleyecek insanlar yok artık içimizde. Ondan dolayı hiç kimse kendini herhangi bir şeye bağlı hissetmiyor. Oysa bu tür insanların hayatı her zaman bir uyarıcı, bir terbiye edicidir. Bir tokat gibi çarpar yüzümüze. Onları gördüğümüzde utanırız. Bence böyleleri içimizden eksildi artık, yok. Dolayısıyla bizim şu andaki hayat anlayışımız fi sebilillah sınırları olmayan bir hayat anlayışıdır. Böyle bir hayat anlayışı olmaz. Böyle bir hayat anlayışının karşısında İslam ahlakı dayanamaz.  Siz bir tüketim toplumunda İslam ahlakının gerçekten yaşayabileceğini, neo liberal bir toplumda İslamahlakının hükümlerinin geçerli olabileceğini mi düşünüyorsunuz? Bu mümkün değil. Bu rüyadan vazgeçmemiz lazım bizim!

Yani karşı koyuş Müslümanca bir hayatla, güzel ahlakla mı?

Benim kişisel olarak gördüğüm şey şu:

Modern paradigmanın içinden, Rönesans sonrası batı toplumunu ve bugün bizi de belirleyen üç tane ideoloji ortaya çıkmıştır. İlki Liberal ideolojidir. Zaten modernlik liberal bir ideoloji olarak doğup gelişmiştir. İkincisi buna tepki olarak ortaya çıkan Muhafazakâr ideoloji,üçüncüsü de yine bir bakıma liberalizmin iktisadi uygulamalarına karşı gelişen; Marksizm.

Bu üç ideolojiye yakinen baktığımızda, bu ideolojiler iktisadi olarak, insan anlayışı olarak, tarih anlayışı olarak, kültür anlayışı olarak bazı değişik şeyler söylemiş olabilirler. Ama benim kişisel olarak gördüğüm şey; üçü de aynı hayat tarzını, modernliğin hayat tarzını onaylıyor.

Bana kalırsa modernliğe itiraz hayat tarzında başlamalıdır. Siz alternatif bir hayat tarzı sunarsanız o hayat tarzının ön gördüğü iktisadı, eğitimi, teknolojiyi ya da ilişikleri üretebilirsiniz. Bugün bizde olduğu gibi iktisadi olan sizin hayat tarzınızı belirlememelidir.  Tam tersine iktisadi olanı hayat tarzınızın belirlemesi gerekir. Naçizane o ki, tüketim toplumuna, modern hayata entelektüel olmaktan çok bir hayat tarzı olarak cevap verirken, aynı zamanda da entelektüel dünyamızı bu hayat tarzının içinde yaşayarak, düşünerek inşa etmeliyiz. İslam’ın düşüncesi yaşanmadan neşvünema bulamaz. Bizde alimliğin önemi oradan gelir. Alimlik bir felsefeci gibi konuşmak değil, yaşayarak konuşmaktır. Çünkü siz yaşadığınızda cenabı Allah kalbinize hikmeti veriyor. Yaşanmadan olmuyor. Bizi filozoflardan farklı kılanda budur. Dolayısıyla burada bence bu hayat tarzının bize önerdiği, ihtiyaç olarak gösterdiği birçok şey sahiden ihtiyaç mıdır değil midir sorusunu sormalıyız. Belki buradan kalkarak bir şeyler söyleyebiliriz diye düşünüyorum. Hayatı biraz daha sadeleştirmek… Belki böyle olduğunda kazancınızın size daha fazla yeteceği, dolayısıyla çok fazla didişip çok fazla kazanayım gibi bir takım hırslardan da az da olsa vazgeçebileceğiniz fikri geliyor aklıma.

Peki, gelecek ilk tepki: “ama hayat şartları?”

İslamda elbette ki şartların etkisi vardır ama dünyanın hiçbir yerinde İslam’ın temel unsurları üzerinde şartlar belirleyici olamaz. O zaman o din, din olmaktan çıkar. Şartlar belirlediyse o zaman biz şartların çocuğuyuz demektir. Şartlar üzerinde konuşmak çok pagan, çok tabiatçı bir düşüncedir.   Allah bize kendi katından bilgi gönderiyor. Bunu şartları yenmek için gönderiyor.  Yani eğer biz vahyi görmezsek tarihselciliğin dediği doğrudur. O zaman niye kızıyoruz ki adamlara. İnsan kendi eylemiyle, düşüncesiyle, tabiatla olan ilişkisiyle bir kültür üretir ve ondan etkilenir. Karşılıklı bir etkileşim süreci içerisinde cereyan eder hadise. Doğru. Bunda yanlış bir şey yok ki. Vahiy geldiğinde o oyunu bozuyor. Bizi şartların üstünde bir yere götürüyor. Şartlar belirleyici değildir. Şartlar vahiy tarafından yeniden belirlenir. İnsan iradesine de saygısızlıktır bu. Vahiy insana bir irade sunuyor, böyle davranırsan böyle olur diyor. Etkileyicidir şartlar, elbette dünyada bir gerçeklik var fakat onun belirleyici olmasına biz müsaade edemeyiz. Hicret odur; mademki şartlar belirleyicidir o zaman çekip gidersiniz. Belirleyici olmayan şartların dünyasında oturursunuz, konuşursunuz, yaşarsınız.

 

Allah razı olsun Hocam, akşam akşam yorduk sizi.

Estağfurullah.

Aradığınız soruların cevabını bulamadınız. Bence şöyle yapalım; bugün yaşadığımız sorunlarla ilgili daha derinlikli düşünün, konuşalım. Çünkü sizin sorularınıza verdiğiniz cevaplara benim ve benim gibilerin de ihtiyacı var.Sadece dinleme, bilme makamında ele almayın bizleri. Bu bizim hepimizin sorunudur. Sizden belki biraz fazla birikimimiz olabilir ama her sorun insanı daha çok derinliğe götüren, düşünmeye sevk eden şeydir. Sorunun kendisi bile çok önemlidir. Bu hepimizin sorunudur ve benim kanaatime göre konferans salonlarında orada burada bu iş çözülemez. Kendi aramızda oturup, tırnak içinde diyorum sivil vaziyette, tartışarak konuşarak belki zaman zaman birbirimize bağırarak ama böyle günlük politikanın dışında, düzeysizliğin dışında, derinliği olan sorularla bu işlere eğilmemiz lazım. Yoksa entelektüel bir uyanış, gazete köşelerinde yazılanlarla olmaz.

 

Safa DALLI

 

Bu röportaj DünyaBizim’ de yayınlanmıştır.

http://www.dunyabizim.com/soylesi/26835/abdurrahman-arslan-modernlik-bir-yonuyle-ummetin-parcalanma-seruvenidir

İZİMİZ ŞEHİRDEN SİLİNİRKEN

Oturduğumuz evlerde, yürüdüğümüz sokaklarda, sohbet ettiğimiz mekanlarda bize ait olmayan bir şeyler var. Şehir her daim ayak sürüyor bize. Taleplerimize cevap vermiyor, özlemlerimizi yansıtmıyor, hassasiyetlerimizi ciddiye almıyor. Her şey zor, her şey çok çaba istiyor. Yaşam su gibi akmıyor.

Şehirler; insanların inançlarından, yaşayışlarından beslenir, etkilendikleri gibi etkiler, duyguda ve düşüncede derin izler bırakırlar.Kişilerin seçeneklerini şehrin imkanları belirler, günlük yaşamda alınan yüzlerce kararda en önemli etkendirler.

Yaşantımızın her veçhesini etkileyen, bizim tarafımızdan şekillendirilmediği apaçık ortada olan, içinde yaşadığımız modern şehirlerin temelleri Rönesans döneminde atılmıştır. Rönesansla birlikte yeni bir anlayış doğmuş, bu anlayışla birlikte kentler şekillenmiştir. Uygulamalar parçacı olsa da kent ilk kez bir bütün olarak ele alınmış, kentin geneline yayılan planlar geliştirilmiştir. Us çağı olarak adlandırılan bu dönemde rasyonel olan değer kazandığından kentlerin rasyonel bir plana sahip olması gerektiği düşüncesi belirmiş, bunun sonucunda ideal kent tanımları ortaya atılmıştır. Sforzinda’ nın yıldız kent tasarımları akla gelen ilk örnektir.

Rönesans insanına göre kent bir sanat eseridir. Sade, özenli, simetrik yapılar, heykellerle ve çeşmelerle süslenmiş yağlı boya tablosu gibi duran meydanlar bunun en güzel örnekleridir.

İdeal Şehir Resmi,Carnevale-15.yy
İdeal Şehir, Carnevale,15.yy

Orta çağın organik, düzensiz şehirleri yerine bilinçli bir plan yapıp estetik bir anlayışa ulaşma çabası yerleşmiştir. Ardından gelen Barok dönemle gelişimini sürdürmüş, modern zamanlarda son halini almıştır.

 

İslam şehirleriyse bambaşka bir mecrada akmış, kendi tarihsel gelişimini yaşamıştır. Müslümanların inançları yaşam alanlarını belirlemiş, yaşam alanları gündelik hayatı şekillendirmiştir. Şehirler için yer seçiminde arazinin şekli ve yüzeyiyle ilgili özelliklerden önce suya yakınlığına bakılmış, temiz bir çevre olmasına özen gösterilmiştir. Şehirler,cami ve pazar alanının etrafında gelişmiş, geriye kalan kentsel fonksiyonların nerede olacağı bu iki unsura göre belirlenmiştir.

İslam Şehir Planı

Merkezden, yani cami ve pazardan uzaklaştıkça sokaklar daralmaya, çıkmazların sayısı artmaya başlamaktadır. Labirenti andıran, dolambaçlı sokaklardan oluşan bu yapı müslümanların mahrem anlayışıyla yakından alakalıdır. Çıkmaz sokaklar bölge insanının yarı özel alanı olmakta, bu şekilde yabancılarla araya mesafe konmaktadır. Ayrıca bu çıkmaz ve dar sokaklar kadınların sosyalleştikleri, günlük rutinlerini gerçekleştirdikleri mekanlardır. Bu yapısı dolayısıyla şehirler üzüm salkımlarını andırmaktadır.

Cami ve Pazar, Marakeş
Cami ve Pazar, Marakeş

Müslümanlardaki yakın sosyal ilişkiler ve akrabalık bağları dolayısıyla bitişik nizam tercih edilmiş, şehirlerdeki evler birbirlerine yakın konumlanmıştır. Konut alanları bir bütün olduğundan zengin ve fakir mahalleleri gibi bir ayrım oluşmamış, aynı sokaklar hem zenginleri hem de yoksulları barındırmıştır. Bu sayede, yardım yapmak için şehrin kenar mahallelerinde yoksul aramak zorunda kalınmamış, herkes birbirinden haberdar, birbirinden sorumlu olarak yaşamıştır.

Yine mahremiyetle ilgili olarak evler avlulu, bahçe duvarlarıysa deve binicilerinin içeriyi göremeyecekleri yükseklikte yapılmıştır. Genellikle evlerin sokağa bakan cephelerinde pencere açılmamıştır. Aynı zamanda evlerin açık çatıları tabaklama atölyesi ve boyalama havuzu olarak kullanılmış, üretime katkı sağlanmıştır. Fes, Şam ve Mardin İslam şehir geleneğinin tüm karakteristik özelliklerini taşıyan güzel örneklerdir.

Şam
Şam

Bugün gelinen noktada Türkiye şehirleri kendi alt yapı sorunlarını çözemediği gibi bu sorunların üzerine bir de 21. yüzyılın problemleri eklenmiştir. Tüm dünyada olduğu gibi sermaye gözünü metropol kentlere dikmiş, kazancını arttırmanın derdine düşmüştür. Henri Lefebvre, üretimin artık beklenen karları sağlamadığı için şehirlerin yeni kazanç ve sermaye birikim araçlarına dönüştürüldüğünü, birer meta haline getirildiklerini söylemektedir. Bu sebeple şehir mekanı hem somut hem de soyut anlamıyla yeniden üretilmekte, kapitalizmin çıkarları doğrultusunda şekillendirilmektedir. David Harvey’in ifadesiyle, talebin yetersizliğinden ötürü şişen sermaye birikiminin emildiği yerler şehirlerdir. Kapitalizm bu sayede büyümesini sürdürebilmektedir.

Müslümanlar olarak şehir meselesi üzerine düşünmeye başlamalı, yakalandığımız kıskaçtan kurtulmanın yolları aranmalıdır. Kendisini çevresindeki her şeyden sorumlu bilen müminin, yaşadığı mekanın düşüncesini, yaşayışını ve tüm bir varoluşunu etkilediğinin farkına vararak şehri için mücadele etmesi gerekmektedir. Ancak bu şekilde Müslüman şehirler kendi kimliklerine kavuşabilir, Allah’ ın rızasına yol olabilirler.

Safa DALLI

cenevre

İsviçre; çocukluğumuzun çizgi filmi  Heidi’yle özdeş zihnimizde, Heidi’yse Alplerle. Çıplak ayaklarıyla rüzgar gibi koşarken çimenlerde, bir de kocaman ısırıklarla şişirirken yanaklarını o yuvarlak ekmeklerle!

Temmuzun ortasında, iniş yapmak için alçalırken uçağımız, karlı tepelerini seyrediyoruz Alp’lerin. Ardından Leman Gölü’ nün üzerinden süzülerek, Jura ve Alp Dağları’nın arasında kalan, göl kenarındaki şehir Cenevre’ye iniyoruz usulca.

İsviçre, Avrupa Birliği üyesi olmasa da 2008 yılında Schengen Bölgesine dahil olması sebebiyle kolayca geçiyoruz pasaport kontrolünü Schengen vizemizle. Havalimanı içerisindeki toplu taşıma biletleri satılan otomatlardan 80 dakika geçerli ücretsiz biletlerimizi alıyoruz. Şehir merkezi zaten 4 km uzaklıkta. Tek vesaitle varıyoruz kalacağımız otele.

Processed with Rookie Cam

Gezimize adını Alplerin zirvesinden alan Mont Blanc rıhtımından başlıyoruz. Şehrin simgesi Jet d’Eau karşılıyor bizi. Cenevre’ nin hemen hemen her noktasından görülebilen bu fıskiye, suları 200 km hızla 140 metre yükseğe fırlatıyor. Yukarıdan serbest düşmeye başlayan su kütlesi şelaleyi andırıyor. Bu meşhur fışkırık, işaret taşı gibi nereye gidersen git yönünü ve konumunu belirlemene yardımcı oluyor. Şehri kavranabilir kılıyor.

 

Rıhtımdan, aynı adlı köprüye doğru yürüyor ve köprünün üzerinden uzaklardaki Mont Blanc Dağı’nın karlı tepesini görebiliyoruz. Eski şehirde(Old Town) taş sokakları adımlarken etraftaki zarif binaları hayranlıkla seyrediyoruz. Şehrin en eski meydanı olan Bourg-de-Four’ dan geçip, kalvinizmin kurucusu Jean Calvin’in halka seslendiği St. Pierre Katedrali’ ne varıyoruz. Cenevre, protestanlığın tarihinde önemli bir yerde duruyor. Kilisenin bitişiğinde bu tarihi anlatan bir de Reform Müzesi var. Az ilerideyse Calvin ve diğer öncülerin heykellerinin yer aldığı Reform Anıtı.

IMG_0601

Şehrin her yerinde yemyeşil parklar, içilebilir olan suları buz gibi akan çeşmeler mevcut. Ayrıca bir çok noktada manzarasına doyum olmayan seyir terasları..Küçük, sessiz ve dingin bir şehir Cenevre. Düşünmeye, uzaklara dalıp gitmeye fırsat tanıyor. İstanbul’un hengâmesine alışmış olanları şaşırtıyor, demek böyle de olabiliyormuş dedirtiyor.

Otobüs, tramvay ve troleybüslerle ulaşım ağı hayli gelişmiş. Toplu taşıma İsviçre’ nin saatleri gibi tıkır tıkır işliyor. Ekranda belirtilen varış saatleri dakika şaşmıyor. Toplu taşıma için bilet almak gerekiyor. Fakat bu biletlerle geçilecek herhangi bir turnike bulunmuyor. Bileti alıp cebine atıyorsun. Toplu taşımayı bu şekilde kullanıyor olmak şehri insana yakınlaştırıyor. Mekana olan aidiyet hissini arttırıyor. Her ne kadar bunun için bir bedel ödenmiş olsa da,serbest geçişler, kendine ait bir yerden yine kendine ait başka bir yere geçiyormuş hissi uyandırıyor.

Türkiye’ de çikolata fondü olarak tanıdığımız yiyeceğin vatanı burası. Aslı da sıcak İsviçre peyniriyle yapılıyor ve uzun çubuk çatallara ekmek batırılıp, altında ateş yanmaya devam eden tencereye bandırılıyor. Bildiğimiz muhlamanın değişiği. Bir diğer yerel yemekleriyse ‘rösti’. Patates soğanla yapılıp turşu ve tereyağıyla servis ediliyor. Damak tadımıza uygun. Denemeye değer. Yemek bahsinde assolist İsviçre çikolatası. Farkı görmek için tadına bakmak gerekiyor.

 

Cenevre’ de konuşulan dil Fransızca. Şehrin yarıya yakınını yabancılar oluşturuyor. Her milletten birilerine rastlamak mümkün. Protestanlık hakim olsa da katolik kiliseleri ve sinagoglar da mevcut. Müslümanlarınsa minareli bir camileri ve bitişiğinde İslam Kültür Merkezleri var. Tanıştığımız Türk bir hanımefendi Cenevre’de epey Türk olduğunu söylüyor. Almanya’daki gibi Türk okullarının olmamasından şikayet ediyor. Kendisi burada doğup büyümüş. Ailesi işçi olarak Aksaray’dan göçmüş. Aslen Diyarbakırlı’larmış. Türkiye’ nin her yeri birdir diyor bana. Bense konuşmalarından yurt dışında Türk-Kürt ayrımının daha keskin olduğunu hissediyorum.

Şehirde, saatin tarihine tanıklık edilen Patek Philippe Museum’ dan, modern sanat müzesi MAMCO’ ya kadar bir çok müze ve Tiyatro mevcut. Ayrıca Leman Gölü’ nün etrafındaki küçük kasaba ve şehirlere vapur seferleri düzenleniyor. Fakat bunun için bir tam gün ayırmak gerekiyor. Gidip görmesekte gölün kıyısındaki şehirlerden biri boğazlar anlaşmasına adını veren Montrö.

Cenevre’de geçirilen iki gün bizde tüm İsviçre’yi görme arzusu uyandırıyor. Avrupa’nın orta yerinde karmaşanın uzağında, doğaya bu kadar yakın kalabilmiş olan bu ülke gezilip görülmeye değer. Bir daha ne zaman yolumuz düşer bilinmez ama, Cenevre’yi kocaman bir tebessümle hatırlayacağımız muhakkak!

Safa DALLI

YERİN ALTINDAN YERİN ÜSTÜNE BİR HAYKIRIŞ: SANCAKLAR CAMİİ

giriş.JPG
giriş

 

Bir süredir, dünyadaki çeşitli mimari tasarım yarışmalarından ödüllerle dönen, kendisinden alınan ilhamla hakkında filmler çekilen, yerin altına inşa edilmesiyle ilk ve tek olma özelliğini taşıyan camiyi ziyaret etmek istiyoruz. Herkesin görünür olmak istediği, her şeyin açıktan yaşandığı günümüzde kendisini kırsal bir alanda yerin altına gizleyen bu mütevazı camiyi merak ediyoruz.

Öğle namazını kılmak, sorularımıza cevaplar bulmak için Büyükçekmece’deki Sancaklar Camii’ni arıyoruz. Tabelalar yardımcı oluyor bize. Nereden döneceğimizi, nereye doğru gideceğimizi söylüyorlar. Fakat çok yaklaşmış olmamıza rağmen görünürde bir cami yok. Tam, geçtik mi yoksa,diye düşünürken,işaret taşı gibi dikdörtgen minaresiyle karşılaşıyoruz. Anlıyoruz geldiğimizi. Arabamızı park edip giriyoruz, duvarlarla sınırlanmış avluya.

Avluya girince camiye dair ilk karşılaşmamız musalla taşıyla oluyor. Ölüm bizi karşılıyor. Etrafındaki toprak yükseltileriyle birlikte minare, mezar taşı gibi görünüyor gözümüze. Zemin taşla kaplanmış fakat çoğu yer toprak olarak bırakılmış. Etrafı çimenler sarmış, merdivenler doğaya karışmış.Kullanılan doğal taşlarla, karşısındaki göz alıcı manzarayla, tabiatla bir bütün halinde. Sanki toprağa ilişmiş, zamanla kaybolacak, hatta dahaşimdiden biraz kaybolmuş gibi. Faniliğinin farkında. Sermayenin sürekli arttırılması gereken, insanların hiç ölmeyeceklermiş gibi davrandığı şu böbürlenme çağında; şu büyüklük taslanan zamanlarda, yerin altından haykırıyor, geldiğimiz ve gideceğimiz yeri hatırlatıyor, kabri çağrıştırıyor.

iniş.JPG
iniş

Topografyaya uygun olarak yerleştirilen camide üst kottan alt kota merdivenler aracılığıyla iniyor, su kenarına dikilmiş bir zeytin ağacının yanından geçiyoruz. Camiye girdiğimizde doğal ışıkla aydınlatılan loş bir ortamla karşılaşıyoruz. İnsanlar arkadan bakıldığında ayırt edilemiyor birbirinden. Huzurda hepsi bir duruyor. Kadın mahfili hemen sağ tarafta, en ön safa kadar yerini almış. Kendileri için ayrılmış alanlarda,yaratanın huzurunda, aynı safta namaza duruyor erkek ve kadın, tüm kullar.

varış.JPG
varış

Caminin içine girince inmeye devam ediyoruz. Saf sayısını azaltmak için Emevi camilerindeki dikdörtgen üslup kullanılmış. Kıble duvarı uzun. Halılar kıble duvarının renginde. Arka ve yan cephe Bodrum’dan getirilen doğal taşlarla örülmüş. Zarif. Temiz. Sessiz.Sade. Tek bir hat yazısının dışında hiçbir süs yok.

Minber; altı basamaklı bir yükselti. Mihrap; duvardaki bir girinti. Bölümler küçük belirteçlerle ayrılıp tanımlanmış. Fazla olan hiçbir şey yok bu camide.İnsan eli değmemiş tek parça bir bütün gibi her şey tam bir uyum halinde. Kubbesi yok. Tavan, iç içe geçmiş, merkeze doğru derinleşen geometrik şekilleriyle bir mağarayı andırıyor. Mekke’ de bunalan, Allah Rasulü’nün inzivaya çekilip tefekkür ettiği, Rabbiyle baş başa kalıpyakardığı Hira’ sını hatırlatıyor bize.

Namazı kılıp, alt avluya çıkıyoruz. Oturup sohbet etmek isteyen insanlar içinrüzgarın püfür püfür estiği serin bir mekan tasarlanmış. Bir çay ocağı bir de kütüphane var yanında. Sadece insanlara değil hayvanlara da yer var bu bahçede. İçinde kurbağa larvaları bulunan su birikintisinde susuzluğunu gideriyor bir köpek. Etrafta kuş sesleri. Önümüzden sıçrayarak geçen bir kurbağa. Tüm bu güzelliğin arkasında bir vakıf var; Sancaklar Vakfı.Bu benzersiz caminin bir vakıf eseri olması ayrıca sevindirici. Mimar; Emre Arolat, yaptıkları işin özünü yazmış bir levhaya ve asmış bahçedeki duvara:

 

“”Yeryüzünde böbürlenerek yürüme.

Asla yeri yaramazsın, boyca da dağlara eremezsin( İsra Suresi, 37. Ayet)”

Herhangi bir yer burası, secde edilen.

Temizdir.

Tevazu şiarıyla imar edildi.

Ne övünür şekliyle, ne kabarır eşkaliyle.

Yaratanla insan arasına girmez görkemiyle.

Kaçınır.

Biçimlerin ardında gizlenen özü arar daha ziyade.

Hafifçe ilişir yeryüzüne.

Adeta hemhal olur hem tepeyle hem de vadiyle, doğadan ödünç aldığı cildiyle.

Sanki hep oradaymışçasına.

İçi de sadedir dışı gibi, takıp takıştırmaz, bağırıp çağırmaz.

Dedim ya, alçak gönüllüdür.

Kıble duvarını yıkayan ışıktır yegane tezyinatı.

İlk taslakları gördüğünde, “burada bir an önce namaz kılmak istiyorum” demişti Allah’ın akıl bir kulu

Pek mutlu etmişti bu emel, bu içten söz beni.

Umarım ki ziyadesiyle mutlu olurlar burada huşu içinde ibadet edenler de.

 

Ziyadesiyle mutlu oluyoruz biz de. Geldiğimiz yoldan gerisin geriye, yeryüzü sahnesine çıkıyoruz eylemeye…

dönüş.JPG
dönüş

 

Safa DALLI

*Bu yazı Dünya Bizim’ de yayınlanmıştır.

http://www.dunyabizim.com/gezi-mekan/26731/yerin-altindan-yerin-ustune-bir-haykiris-sancaklar-camii

***Camiye ilişkin bir başka değerlendirme için:

Şiir Gibi Cami

 

mesafe

“Ey gece, acılarımın önündeki dilsiz kapı, 

Gör artık bu karanlık yara izinin kanadığını 

Ve kabından taşmak üzere olduğunu çektiklerimin! 

Ey gece, ben hazırım artık! 

Ey gece, unutmuşluğun bahçesi, darmaduman, 

Yoksulluğumun dünyaya kapalı ihtişamında, 

Salkımlarla, dikenli çelenkler de solmakta, 

Gel, ey en yüce zaman!”1

Okumaya devam et “mesafe”